Antropoloji ve mağaracılık artık sık sık birlikte duymaya başladığımız iki terimdir.Çoğu antropolog, gizemli mağaralarda ve kayaaltı sığınaklarında bulunan materyallere şüphesiz ilgi duyarlar. Çünkü bu karanlık mekanlar, o dönem insanlarının yaşam tarzları hakkında bizlere değerli bilgiler verirler. Toplumsal yapının sergilenmesi ve maddi kültür kalıntılarının yaratıcılarıyla ilgili bilgilerin toplanarak yorumlanması antropolojinin çalışmaalanını oluşturur. Ne varki bio-kültürel bir varlık olan insanoğlununyaşam biçiminive kültürünü sergilemek ve yeniden oluşturmak, ancak Antropoloji-Arkeoloji işbirliği ile mümkün olabilmektedir. İşte modern Arkeoloji, bu görüşe hizmet etmektedir. Bilimsel hedef, arkeolojik materyallerin kullanılarak yaşam biçiminin yeniden canlandırılması (illustrasyon) ilkesine dayanmaktadır. Çalışma bölgelerini daha çok "yüzey araştırmaları" yoluyla belirleyen arkeologlar için mağaralar da, önemli birer araştırma alanıdır. Bilim adamlarının speleologlarla işbirliğini kaçınılmaz hale getirmektedir. Çoğu araştırmacı, mağara ortamında; güvenli hareket etme, iniş-çıkış, yön bulma, aydınlanma ve mağara malzemelerinin efektif olarak kullanılması konusunda mağaracıların bilgisine ihtiyaç duyarlar. Mağara zemininin sert veya yumuşak/kaygan oluşuna göre değişen koşullarda, hangi tekniklerin uygulanması ya da hangilerinden sakınılması konusunda, mağaracının yöntem ve tekniklerini uygulamak, kaçınılmaz bir gereksinimdir.

Bu genel açıklamalardan sonra, mağaraların antropolojik açıdan önemine ve iskan edilme nedenlerine ilişkin örnekler vermek yerinde olacaktır.

Mağaraların iskanına ilişkin deliller

Paleoantropoloji, yani eski insan bilimi açısından mağaraları irdelediğimizde, insan evriminin bilinmeyen noktalarını ortaya çıkarması, özelliklede uzak atalarımıza ait fosil kalıntılarını barındırmasıyla dikkati çeker. Güney Afrika'nın Transvaal vadisinde bulunan STERKFONTEIN, MAKAPANSGAT ve SWARTKRANS inlerinde, hominid öncüleri olarak isimlendirilen ve ilk dik yürüyen insanımsılarına yani Austrolopithecuslarına ait fosiller gün ışığına çıkarılmıştır(Crothers 1992:150). Araştırmacılar, bu mağaraların gerçekte Austrolopithecuslara ait yerleşim alanları olmadığını, öncülerimizin inlere biliçsizce itildiğini, panter gibi et yiyicilerle taşındığını ya da avını kovalarken düşmüş olabileceklerini savunurlar. Hominid fosilleriyle ilgili dünyadaki örneklere bakacak olursak, Çin'in güneybatısında yer alan ZHOUKOUTIEN Mağarasının 400 - 500 bin yıllık"Pekin Adamı" olarak adlandırılan Homo Erektüs fosilleriyle literatüre geçtiğini görürüz. 40 bireyle temsil edilen Erektüs popülasyonu Antropoloji açısından oldukça önemli buluntulardır (Crothers 1992:150). Son yılların önemli buluntularından biri de, kuzey İspanya'daki ATAPUERKA Mağarasından ele geçmiştir. 1992 yılında 23 bireye aitolduğu sanılan iskelet parçaları tespit edilmiştir. Her iki cinsle de temsil edilen popülasyonun çoğunun genç bireyler olduğu savunulmaktadır. Paleoantropologlar fosillerin 250.000 yıl öncesinde yaşayan "arkaik homo sapiens"lere ait olduğunu belirtirler. Ancak mağaranın iskan edilme tarihinin 700.000-100.000 yıl gibi daha geniş birdönemi kapsadığı sanılmaktadır(Bunney 1992:44).

İnsanoğlunun ölümden sonra da devam eden bir hayatın bilincine varması onu ölülerini gömmeye itmiştir. Neanderthal adamla başlayan bu davranış biçimi, fosil buluntularının da artmasına neden olmuştur. Zira tek-tük denebilecek kadar az sayıda olanhominid fosillerinde birdenbire artma gözlenmiştir. Gömü alanları olarak mağaralarıterciheden Neanderthallere ilişkin en son buluntu, İtalya'nın ALTAMURA Mağarasıdır. Tabandan gelen hava akımı ile ilk kez mağaracıların dikkatini çeken bu sistem, İtalyan bilim adamlarının odak noktası olmuştur. Yetişkin bir bireye ait olan bu fosil 400.000 yıl öncesine tarihlenmektedir. Avrupa'da ele geçen ilk ve tek bütüne yakın Neaderthal öncüsü olması önemini daha da perçinlemektedir. Fosil yaklaşık 160- 165 cm uzunluğunda olup, kireçtaşı blokların arasında sırtüstü yatar durumda, kafatası hafif sola dönüktür. Üzeri, karnıbahar benzeri tomucuklar halinde kalsit kaplı olduğundan araştırmalar yavaş devam etmektedir. Öncelikle fosil üzerindeki kalsit kalkanın kaldırılması ve iskeletin bütün olarak analiz edilmesi gerekmektedir. Altamura iskeletinin, Homo Erektüsten Neanderthal adama geçiş aşamasındaki bilinmeyenleri ortadan kaldıracağı tahmin edilmektedir (Dorozynskı 1993:991).

Mağaraların iskanından günümüze doğru yaklaştığımızda "sanat"ın ilk nüvelerine rastlarız. Büyük bir kısmının Üst Paleolitik dönemle yaşlandırıldığı mağara sanatının en güzel örnekleri, Fransa'daki LASCAUX ve kuzey İspanya'daki ALTAMİRA mağarasında yer alır. Av boyunca karşılaşılan hayvanların ve topluluğun yaşamlarından alınmış kesitlerin mağara duvarlarına konu edildiği belirlenmiştir. Figürler, doğadan elde edilmiş hammadelerle boyanmıştır. Demiroksitten kırmızı, Manganoksitten siyah, hayvan ve kuş gübrelerinden elde edilen beyaz, temel olarak kullanılan üç renktir(Crothers 1992:149;Güvenç 1984:174). Orta Amerika ve güney Meksika'da uygarlıklar yaratan Maya'ların da mağara duvarlarına geometrik motifler yaptıkları bilinmektedir. Ancak Mayalar sadece yatay galerileri değil, seramoniler sırasıda dikey şaftları da kullanmışlardır. Yerel otoriteler Mayaların sunu ya da adak amacıyla buralarda kurban verdiklerini belirtirler(Crothers 1992:150).

İnsanoğlu yerleşik hayata geçtikten sonra bile mağaraları terk etmemiştir. Örneğin çoğunlukla düşük ısı ihtiva eden mağaralar; yiyeceklerin stoklandığı, ürün fazlalarının depolandığı mekanlar olarak, en çok çiftçiler tarafından kullanılmışlardır. Yine sıcak günlerde, grubun birarada olmasını sağlayan sosyal bir organizasyonla dans alanları olarak, karanlığın yarattığı mistizmle, seramonilerde ve ritüel törenlerde (inisiasyon gibi) iskan görmüşlerdir. Son yıllarda ise, daha çok ekonomiye destek olmak amacıyla turizme hizmet vermektedirler. Hangi nedenle olursa olsun mağaralarda daha sonradan elimize geçebilecek birtakım kalıntıların izine rastlamak mümkündür. Çiftçinin iskan ettiği mağarada; buğday ve tahıl parçaları, öğütücüler testiler, çanaklar, dansçıların kullandığı pasajlarda; ayak izleri, tırnak parçaları ve kişisel eşyalar, ritüel amaçla kullanılan mağaralarda ise; meşaleler, hayvan kemikleri ve seramik kapları bulunmuştur(Crothers 1992:152-155).

Örneğin, Tennessee'nin orta kesimlerinde yürütülen mağara haritalama çalışmaları sırasında, günümüzden 4600 yıl öncesine ait olduğu tespit edilen 272 adet ayak izine rastlanmıştır. Yapılan morfolojik araştırmalar sonucunda bu izlerin, ikisi kadın, biri genç-erişkin, dokuz bireye ait olduğu saptanmıştır(a.g.y,153-154).

Türkiye Mağaracılığından Kesitler

Arkeoloji Antropoloji ve Speleoloji dayanışmasıyla gerçekleştirilen bilimsel çalışmalara ilişkin örneklerden sonra, şimdi Türkiye'deki dört mağaraya dikkati çekmek yerinde olacaktır. Bugün için sınırlı sayıda olan mağaralarımız; Zonguldak-Ilgarini Mağarası ve Kafataslı Mağara, Alanya-Dim Mağarası, Antalya-Tabak (1-2) mağarasıdır.

ILGARİNİ MAĞARASI: Zonguldak ilinin 150 km doğusunda, Derebucağı yakınlarındadır. Mağara alt ve üst olmak üzere iki kısımdan oluşur. Özellikle üst bölümde, yapılara ait molozlara, duvar kalıntılarına, bir sarnıca ait olduğu sanılan mimari parçalara, kilise kalıntılarına ve alt kat ile bağlantıyı sağlayan zik-zak inişli taş basamaklara rastanılmıştır. Mimari kalıntıların çevresi insan iskeletleriyle çevrilmiş durumda bulunmuştur. Bu bölge, define arayıcıları tarafından büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Mağara da tespit edilen mimariden iskanın Geç Roma/Bizans döneminde gerçekleştiği sanılmaktadır. Ancak gün ışığına çıkarılan kemiklerden, mağaranın günümüzden 1000 yıl önce yerleşim gördüğü belirlenmiştir(Holland 1991:25).

KAFATASLI MAĞARA: Ilgarini mağarası yakınlarında dikkati çeken bir diğer mağaradır. Adından da anlaşılacağa üzere gömü alanı olarak kullanılmıştır. Mağaranın giriş ağızı kayalarla gizlenmiş durumda olup, girişten hemen sonra geniş bir alanla karşılaşılır. Mezar olarak kullanılmış olabileceği tahmin edilen set ve çukurluklar mevcuttur. Kafataslı mağaranın korunma durumu Ilgarini mağarasına oranla oldukça iyi sayılmaktadır(a.g.y:26).

DİM MAĞARASI: Antalya ilinin Alanya ilçesinde yer alan Dim Mağarasının giriş bölümü tümüyle tahrip edilmiş durumdadır. Yaklaşık 400 m uzunluğundaki mağara kireçtaşı ve dolmit formasyonları içerir. Dim mağarasında 8x4 m'lik bir alanda, 6 bireye ait iskelet kalıntıları tespit edilmiştir. Bazı iskeletlerin yanında yer alan pişmiş topraktan seramik parçalarına göre yapılan analizler sonunda, mağara, üst paleolitik dönemle tarihlendirilmiştir (32000 yıl). Belirlenen 6 iskeletten 4'ü oldukça iyi korunmuş durumdadır. Ancak çoğunun, depremden kaynaklandığı sanılan, tavan çöküntüsünün altında kalmış olması ve üzerlerinin daha sonradan kalsitle kaplanması çalışmaları güçleştirmiştir.İskeletlerden yalnıca birinin elinin blok kaya altında sıkıştığı belirlenmiştir (Schmitt 1994:10-12).

TABAK MAĞARALARI: Antalya-Ankara eski karayolunun Döşemealtı sapağından 1 km ilerisinde yer alan Kırkgözler kaynağından 200 m lik yükseltide yer alır. Tabak 1 ve Tabak 2 mağaraları birbirlerine yakın olup, her ikisinde de insana ait iskelet kalıntıları mevcuttur. Mağara ince kollarla birbirinden ayrılmış oldukça karmaşık bir yapı gösterir.Tabak mağaralarına yapılan ilk gezilerde,araştırmacılar, göllerdeki balıklardan ve yoğun iskeletlerden söz ederler, ancak bugün özellikle definecilerin ve yerli halkın tahribatı nedeniyle her ikisi de neredeyse tükenmiş durumdadır. Mağara, günışığına çıkarılan seramik parçalarından, şimdilik Geç Roma/Bizans olarak tarihlenmiştir. Ne varki, bilimsel araştırmalar için mağaranın koruma altına alınması gerekmektedir. Genel görünüm itibariyle mağarada bulunan iskeletler, gömü ya da mezar özelliği taşımazlar. Zira, mağaranın en küçük çatlaklarında ve kollarında bile kemiklerin dağınık halde bulunması, iskeletlerin buralara ancak su ile taşınarak gelmiş olabileceği fikrini ilk bakışta akla getirir. İskeletlerin buraya nasıl gelmiş olduğu konusunda iki varsayım üretmek mümkündür; 1-Gömü alanı mağaranın girişinde yer alan düzlükte yer almaktaydı, 2-Mağaranın dışında , giriş seviyesinin üzerinde bir mezarlık bulunmaktaydı. Her iki varsayımın da ortak sonucu, kemiklerin, yağmur sularıyla mağaranın derinlerine taşınmış olduğudur. Çoğunun üzerinin kalsitle kaplı olması, bu varsayımı doğrular niteliktedir. Sonuç olarak, H.Ü.Hidrojeoloji Bölümünce korumaya alınan iki kafatası, Antropolojik açıdan incelenmiştir. Yaş, ırk ve cinsiyet tayinleri yapılmış, patolojik belirtiler değerlendirilmiştir. Bireylerden ikisinin de kadın ve Akdeniz ırkının Eurafrikan kolunun temsilcileri olduğu saptanmıştır. Kafataslarından yapılan yaşlandırmaya göre -bu teknik, vücut kemikleriyle desteklenirse daha kesin rakamlara ulaşılabilirdi; kadınlardan biri 25-35, diğeri 35 yaş civarındadır. Demografik analizden kaçınılmıştır, zira sadece iki kafatasıyla yapılacak bir çalışma güvenilir olmaktan uzaktır. Örneklem sayısının az olması nedeniyle, çalışma sonuçları topluluğun tümüne mal edilmemelidir. Elde edilen bulgular toplumun özelliklerini şimdilik, bir bütün olarak yansıtmaktan uzaktır. Ancak ileride yapılacak olan çalışmalara ışık tutabileceği düşüncesiyle, kafataslarından tüm metrik ölçüler alınmıştır ( Uysal 1996 ).

Sonuç olarak, mağaralarda yer alan iskeletlerin ve buluntuların incelenmesinin ve gün ışığına çıkarılmasının, bazı yasal düzenlemeler gerektirdiği ortadadır. Birçok ülkede insan mezarları, prehistorik ve historik gömüler yasalarla koruma altına alınmıştır. Gömüleri açmak veya nakletmek izne bağlıdır. Bu doğrultuda, saptadıklarımızı, konuyla alakalı kurum ve kuruluşlara ve üniversitelerimizin ilgili departmanlarına bildirmek, sportif mağaracı da olsak, ihmal etmememiz gereken ahlaki bir sorumluluktur. Arkeolojik ve Antropolojik buluntulara uyguladığımız bir dizi kanunun, mağaralardan gün ışığına çıkarttığımız materyaller için de geçerli olduğu unutulmamalıdır. Fotoğraf çekmek, çizim yapmak ve maksimum tanımlayıcı bilgiyi toplamak en faydalı yöntemdir.