Toplam 10 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

  1. #1
    Status
    Çevrimdışı
    FENERLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21 Kasım 2010
    Nereden
    istanbul
    Mesajlar
    4,256
    Beğenmiş
    191
    Beğenilmiş
    178

    İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

    İstanbul güzel olduğu kadar aynı zamanda gizemli, tılsımlı bir kent... Ancak ne var ki İstanbul'un gizemini çözmek, tılsımını anlamak o kadar da kolay değil. Yer altında 40 odalı işkence çukurlarından, gizemli dehlizlerine İstanbul'un sırlarının peşine düştük.

    Yücel SÖNMEZ11.01.2017 - 09:00Son Güncelleme: 29.01.2017 - 16:30





    - A +



    Bunun için en iyi yol bir rehber bulmaktı ki neyse ki bir okuyucumuz imdadımıza yetişti. Açık Radyo’da her salı 10:30’da “Ahşaptan Betona, Mecidiyeden Jetona” programını yapan Gedik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yar. Doç. Dr. Pınar Erkan’ı adres gösterdi. Biz de “Gizem bizim işimiz” deyip düştük ardına Pınar hocanın.
    Buluşma noktamız Balat Afilli Cezve ismindeki kafe. Balat’a giriş için oldukça uygun bir nokta. Hem semtin samimi ve sıcak havasına sokuyor hem de şirinliğiyle huzur veriyor. Bu arada hemen söylemekte fayda var. Eğer bugüne kadar Balat-Fener civarını henüz gezmediyseniz İstanbul’la tam olarak tanışmış, kaynaşmış sayılmazsınız. Eski İstanbul’un yoksul ‘Yahudi Mahallesi’ olan Balat, yaşayan samimi sokakları, ışığı, eskiyi yeniyle, hüznü neşeyle harmanlayan çelişkileriyle İstanbul’un ruhunu en iyi yaşatan ve yansıtan semtlerden. Buraya gitmişken Aya Yorgi Kilisesi’ni, Aziz Stefan Bulgar Kilisesi’ni, Fener Rum Erkek Lisesi’ni görmeden dönmeyin.
    Bizim ise Pınar Erkan Hoca’yla buradaki hedefimiz Anemas Zindanları. Bir yandan Balat sokaklarında yürüyoruz bir yandan da Pınar Hoca anlatıyor. Buradan yolumuz ‘Yarımada’ya kadar uzanacak.

    Pınar Erkan ve Yücel Sönmez
    ANEMAS ZİNDANLARI




    İsmini, Arap asıllı Romalı bir asker olan Mikhael Anemas’tan aldığı iddia ediliyor. Tekfur Sarayı olarak da bilinen Blakhernai saray kompleksinin bir parçası. Roma döneminden İstanbul’da kalan tek yeraltı zindanı olmakla birlikte; yeraltı tünelleri, labirent sarnıçları ve son derece dar işkence odaları ile hem istisnai hem de tüyler ürpertici. ‘40 odalar’ adı verilen işkence çukurları, mahkûmların ölene dek içlerinden çıkamayacakları kadar dar ve derin çukurlarmış.
    Burası ‘Malkoçoğlu’ filmlerinin de çekildiği yer. 5 kat yerin altına indiği söyleniyor. Söyleniyor diyorum çünkü giremedik. Tadilatta. Ne zaman biteceği de belli değil. Çalışmalar durmuş halde.
    AKBABALI KUBBE
    Akbabalı kubbe efsanesi, dünyanın başlangıcından beri akıp giden zamanı ölçen evrensel bir saatin olduğunu, bunun da İstanbul’un derinliklerinde saklı olduğunu söylüyor. Kubbenin yerini kimse bilmiyor. Rumeli Hisarı’nda olduğuna ve Ayasofya ile bağlantısı bulunduğuna dair farklı iki rivayet var.

    Yerebatan Sarnıcı’nı gördükten sonra yerin altında başka bir İstanbul olduğu söylemi, efsane olmaktan çıkıyor.
    KÖPEK ÖLDÜREN KANALI
    Bu kanalın, Yerebatan Sarnıcı’nın gizli bir girişinden başlayarak kuzeydoğu yönünde ilerlediği, Boğaz’ın Marmara’ya açıldığı yerde denizin altından geçtiği, Üsküdar’dan sonra güneydoğuya kıvrılarak düz bir hat halinde önce Üsküdar - Kadıköy sahillerinden devam edip en sonunda Kınalıada’daki bir manastırda sona erdiği rivayet edilir.

    ‘Tarihi Yarımada İstanbul’un, Ayasofya ise Tarihi Yarımada’nın kalbi. Kozmik konumundan, bölgedeki tarihi yapılara, toprak altındaki bilinmezlerinden toprak üstünde sırrını henüz çözemediklerimize kadar... Efsaneler burada başlıyor.
    YERALTINDA İKİNCİ BİR ŞEHİR
    Yüzyılın başında Prost’tan başlayarak zaman içinde farklı bilim insanlarının yaptığı çalışmalarda elde edilen veriler, Sultanahmet’ten Ayvansaray’a kadar uzanan bölgede bir yeraltı yapılanması olduğuna işaret ediyor. Ayasofya’nın bahçesinden Hipodrom’a uzanan dehlizler veya Eski Saray’la bağlantılı görünen bir yeraltı mekânlar dizisinin ortaya çıkarılması bu efsaneyi doğrular nitelikte.
    EFSANELERİN KALBİ AYASOFYA

    Ayasofya’nın içindeki neredeyse her desene dair bir efsane bulunuyor. Belki de en enteresan olanı Ayasofya’nın ‘Kutsal Kase’nin kendisi olduğu.
    İstanbul efsanelerinin içinde Ayasofya’nın apayrı bir önemi var. Bu efsaneler içinde yok yok adeta. Konumunun kozmik durumundan içindeki detaylara kadar neredeyse her şey bir efsaneye dayanıyor. Terleyen direkten ortasında şifa veren kuyuya, bir kapısının Nuh’un gemisinin bir parçasından yapıldığından kendisinin bizzat ‘Kutsal Kâse’ olduğuna, Ortodoks ve Katolikler’in burada birbirinden ayrıldığından yapı içindeki Hermessembollerine bu efsanelerin sadece küçük bir bölümünün kaynağını oluşturuyor.
    İSTANBUL’UN TILSIMLARI
    Pınar Erkan’la birlikte tarihi yarımadayı gezmeye devam ediyoruz. Bu defa efsanelere tılsımlar da karışıyor. İstanbul’un tılsımlı veya sihirli olduğuna inanılan anıt ve heykellerle dolu olduğunu söylüyor biz tam da ‘Milyon Taşı’na bakarken. Yani dünyanın merkezindeyken...
    Ayasofya’dan Beyazıt’a giden yolun sağında, tam köşede yer alan ve bugün neredeyse doğru düzgün fark edilmeyen bu taş, “Tüm yollar Roma’ya çıkar” sözünün de kaynağı. İstanbul’un kuruluşu esnasında şehrin efsanevi kurucusu Megaralı Kral Byzas tarafından dikildiği yolunda söylentiler olsa da tarihçiler taşı, Konstantinopolis’i başkent yapan Büyük Konstantin’in, “Dünya merkezi alameti” olarak diktiğinde hemfikir (MS 4. yy).
    Bunun gibi her gün yanından geçip gittiğimiz, nedir, ne değildir, nereden neden gelmiştir diye sorgulamadığımız 27 adet taş var İstanbul’un çeşitli yerlerine dağılmış. Hepsi bir efsunun, bir sihrin sembolü bu dikili sütunlar. Bu tılsım ve efsaneleri tek tek anlatmaya sayfalar yetmez. Ama Sultanahmet’e gitmişken şunları mutlaka görmeden geçmeyin:

    Delphi’de Apollon Mabedi önünden getirilen burmalı sütun, Bizans zamanında yapılmış örme sütün ve yılanlı sütün bir zamanlar atlı arabaların etrafında dönerek yarıştığı hipodrum’un ortasında yer alıyor. Her üçü de bugün çeşitli efsane ve efsunun konusu.
    YILANLI SÜTUN
    Hipodrom’da, yarış alanını ikiye bölen spina üzerinde. I. Konstantin,imparatorluğun çeşitli yerlerinden kimi anıtları söktürerek İstanbul’a getirtmiş. Delphi’de Apollon Mabedi önünde bulunan burmalı sütun da bunlardan biri (Savaş sonrası ganimet olarak geri dönerken dikilitaş getirmek bir Roma geleneği).
    Yunan mitolojisine göre Apollon, kuvvet, kudret ve güzellik tanrısıdır. Kötülüklerin temsilcisi Piton yılanını öldürür. 31 Yunan kolonisi Perslere karşı yaptıkları savaşı (M.Ö. 480) (Salamis ve Platea-479) kazanınca ele geçirdikleri metal ganimetleri eriterek bir tütsü sehpası ile altından bir kazan yaptırır. Sonra da bunu Delphi’deki Apollon Mabedi’ne sunar.
    Yılanlı Anıt da birbirine sarılmış 8 metre yüksekliğinde, 29 boğumlu 3 yılanıntaşıdığı, 3 ayaklı altın kazandan meydana geliyormuş. Anıt İstanbul’a getirilirken altın kazan kaybolmuş. Hünername’deki minyatürlerde 16. yüzyıla kadar anıtın tamam olduğu görülüyor. Sonraki dönemlerde yılanbaşları da kaybolmuş. 19. yüzyılda bulunan bir parça Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Evliya Çelebi, bu yılanların İstanbul’u yılan, çıyan ve akreplerden koruduğunu söyler. Söylentiye göre bir yeniçeri yılanların başlarını koparmış. O zamandan beri şehirde haşarat artmış.
    ÖRME SÜTUN
    Bizans devrinde, değişik ölçülerde yontulmuş taşlardan yapılmış. Yüksekliği 32 metre. Bir demir direğin çevresine örülen taşlarla inşa edilmiş. Sütunu yaptıran, Porfirojenetos adıyla da bilinen 7. Konstantin. Sütunun tepesine, ortadasındaki demire tutturulan mıknatıslı bir taş koydurarak kıyamete kadaryıkılmasını engellemek istemiş. Örme dikilitaşın bugün toprak seviyesinin altında kalan mermer kaidesinin diğer yüzünde ise 6 mısralık Grekçe şöyle bir yazıt bulunuyor:
    “Bu dört köşeli heybetli ve harika anıt, zamanla harap olmuşken, şimdi İmparator Constantinus ile devletin şanı olan oğlu Romanos tarafından önceki görüntüsüne nispetle daha iyi duruma getirildi. Rodos kolosuharikulade idi, bu bronz anıt ise hayranlık yaratmaktadır.” Kolos, Rodos Limanı ağzında bulunan ve dünyanın 7 harikasından biri sayılan devasa ölçülerdeki Apollon Heykeli’dir.
    Sütun üzerindeki levhaların ne zaman söküldüğü bilinmiyor. Evliya Çelebi, bu anıtın da İstanbul’un tılsımlarından olduğunu söyler.
    ÇEMBERLİTAŞ
    Çemberlitaş, İmparator Konstantin şehri yeniden imar ettirdiğinde kendi adına yaptırdığı Konstantin Forumu’nun ortasına yerleştirilmiş bir anıt ve bu nedenle bir adı da Konstantin Sütunu. Kozmik konumu nedeniyle ayrıca ‘Agarta Kapısı’ (Ezoterik kaynaklara göre, Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahipleri tarafından kurulmuş yeraltı şehri) olduğu da söylenir. Ayrıca, İmparator Konstantin tarafından Çemberlitaş’ın altındaki bir odaya kutsal emanetler yerleştirilmiş. Meryem Ana’nın giysisi, Vaftizci Yahya’nın başı gibi kutsal emanetlerin yanı sıra Truva’dan gelme tanrıça Pallas Atina’nın ahşaptan yapılma heykeli, Nuh Peygamber’in asası, Musa’nın sular fışkırttığı taşı, İsa’nın ekmek dağıttığı günden kalan 7 ekmeğin kırıntıları bu hazinenin bazı parçalarını oluşturuyor.
    GİZEM VE TILSIMLARIN KAYNAĞI


    Yerebatan Sarayı’nın gizli bir bölmesinde başlayan Köpek Öldüren Kanalı denizin dibinden Kız Kulesi’nin de altından geçerek önce Üsküdar’a, oradan Kadıköy’e doğru uzanıyor. Efsaneye göre kanal Kınalıada’da son buluyor.

    'Güzellik başa bela’... Gedik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Pınar Erkan bu sorunun yanıtını biraz da böyle açıklıyor.

    Şimdilik bilinen tarihi sekiz bin yıl önceye giden İstanbul’un tarih boyunca hem çok güzel ve zengin hem de orduların geçiş noktasında bulunduğunu belirterek şöyle açıklıyor:
    "Doğal olarak İstanbul konumu ve güzelliği nedeniyle birçok kez saldırıya uğrayıp yağmalanmış. Sadece bu, İstanbul’un altındaki dehlizlere, yapılara dair birçok efsanenin türemesine neden olmuş. Her seferinde yıkılan kentin korunması adına yeraltında da bir kent inşa edildiği söyleniyor.
    Bütün yıkımlardan sonra halk bir umuda ihtiyaç duyar. İnsanların korku ve endişelerini gidermek için buna ihtiyacı vardır. Dikilen sütunların, yapılan yapıların kenti koruyacağı ilan edilir ve buna inanılarak hayatına rahatlamış bir şekilde devam edilir.
    İstanbul sürekli yıkıma ve yağmaya uğradığı için tılsım, efsane ve gizemlerle dolu! Bu yapılar kent kültürünü de var eden, hayatla, şehirle iç içe geçmiş durumda. Bu anlamda İstanbul belki de dünyanın efsaneler bakımından en zengin kenti.

    Kaynak: Yücel SÖNMEZ


    Kültür&Sanaakbabalı kubbeAyasofyaköpek öldüren kanalıyılaHippilikten bugüne ben, geçmişten günümüze


    Sponsorleğlence, zerafet, ziyafet... Hepsi bu şehirde...





    İLİŞKİLİ HABERLER


    Hafta sonu burada bir başka güzel! Türkiye'nin en sakin yeri...


    Beş gezgin beş öneri (KASIM)


    Gezerken birçok şey öğreneceğiniz dünyanın en ucuz 10 şehri





    İLİŞKİLİ DESTİNASYONLAR


    Istanbu










    ♥Biz sevdiklerimize; GÜL vermesini de biliriz, GÖNÜL vermesini de..Yeter ki; "Kıymet" bilsinler..
    "İZİNSİZ KAZI YAPMAK YASAKTIR"

  2. #2
    Status
    Çevrimdışı
    FENERLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21 Kasım 2010
    Nereden
    istanbul
    Mesajlar
    4,256
    Beğenmiş
    191
    Beğenilmiş
    178

    Cevap: İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

    Haberler › Pazar › Bu okuyacaklarınız şehir efsanesi değil
    17 Mayıs 2015 Pazar 02:00 | Son Güncelleme: 17 Mayıs 2015 Pazar 02:00
    Bu okuyacaklarınız şehir efsanesi değil
    AA
    Bu+okuyacaklar%C4%B1n%C4%B1z+%C5%9Fehir+efsanesi+d e%C4%9Fil
    İstanbul’un yeraltı her dönem merak konusu… Anemas Zindanları, Zeyrek Sarnıcı, Nuruosmaniye Camii'nin altı, Tekfur Sarayı, Sultanahmet'teki hipodromun önemli bir bölümü, Şerefiye Sarnıcı, bildiklerimiz…

    x
    Peki ya bilmediklerimiz?

    ARZU AKYOL
    arzu.akyol@aksam.com.tr

    Kente su getirmek için insan boyunda açılan kanallar, sarnıçlar, yeraltı mezarlıkları, kiliseler, dervişlerin çilehaneleri, keşişlerin hücreleri, savaşlar ve kuşatmalardan kurtulmak için denize açılan gizli geçitler, içine 100 tane fil sığacak kadar geniş yapılar… İstanbul’dan başlayıp Adalar’dan çıktığı söylenen tüneller… Büyüklerimizin çocukluklarından kalan hikâyelerindeki, oyun oynarken keşfettikleri ama korkup çok da ileriye gidemedikleri tüneller… Vee dee Osmanlı işgalinden kaçan Bizanslı zenginlerin ve kilisenin paha biçilmez hazinelerinin saklı olduğu odalar… Bütün bunlar size şehir efsanesi gibi gelebilir ama öyle değil. Barınma, gizli görüşmeler, kuşatmalardan kaçma, ibadet, şehre su temini… Yapılış nedeni ne olursa olsun yaşadığımız şehrin altı gerçekten adeta bir örümcek ağı gibi… James Bond serisinin ikinci filmi From Russia With Love’ın (Rusya’dan Sevgilerle)
    İstanbul’da geçen sahnelerinde Bond’un bu tünellerden birini kullanarak kayıkla Kapalıçarşı’dan Beyoğlu’ndaki Rus konsolosluğuna gitmesi tesadüf değildir yani. Biz de İstanbul’un yeraltı sırlarını merak ettik ve “İstanbul’un Kadim Sırları” adlı kitabın yazarı Murat İrfan Ağcabay’ın kapısını çaldık. Yüksek iç mimar ve İstanbul’un gizeminin peşine düşmüş alaylı bir araştırmacı olan Ağcabay yaşadığımız şehrin yeraltı gizemini anlattı.

    TAŞI TOPRAĞI ALTIN

    “İstanbul’un taşı toprağı altın” diyen bilgeler emin olun bunu boşuna söylemediler. Gerçekten de taşı toprağı altın bu kentin. İstanbul’un yer üstü kadar yer altı da zenginliklerle dolu. Bunu bir sürü efsane de destekler. İstanbul’un yeraltı şebekeleri yanı başımızda duran bin yılları işaret eder. Yüzyıllardır değişik amaçlarla kullanılan, geliştirilen ve eklemelerle yeni işlevler kazandırılıp hizmet veren bu şebekenin yapılış tarihi hakkında hiçbir somut fikir yok. Ancak erken Bizans dönemlerinde temiz su ve atık su kanalı amaçlı kullanılan bu galeriler yine o dönemin uygarlığına mal edilmiş. Daha ilginci bu labirentlerin Trakya, Marmara ve Anadolu istikametine devam ettiği iddiaları.

    BİZANS’TAN ÖNCE DE VARDI

    Konstantiniye Tarihi’nin yazarları birçok felakete maruz kalmış bu şehrin yine bir felaketle son bulacağı fikrinden hareketle ikinci lanetli kuruluşu anlatırlar. Şehrin kurucu kahramanlarından Buzantin, şehri yeniden imar ederken ilkinin başına gelenlerden korktuğu için bir de yeraltı şehri inşa eder. Efsaneler her ne kadar somut verilere dayanmıyorsa da ilksel bir gerçeği teyit eder nitelikte. Bu gerçek de ne zaman inşa edildiği bilinmeyen uçsuz bucaksız labirentler sistemi ve Bizans öncesi dönemlerde de var olduğu kuvvetle muhtemel. Ayrıca efsaneler bir yeraltı ülkesinden bahsederler. Bu efsaneye göre dünyayı yeraltı güçleri kontrol eder. Yeraltına hâkim olmayan bir devlet yer üstüne hâkim olamaz. Dünyanın dört bir tarafındaki yeraltı merkezlerinden biri de İstanbul’dur. Merkez bilinenin aksine 4 yön değil 6 yöndür. Doğu, batı, kuzey ve güneyin yanı sıra başka bir eksen daha vardır; yukarısı ve aşağısı… Bu kadim bir çarktır ve bu altı yöne hâkim olmayan bir devlet bu çarkı döndüremez. Bu iki yön manevi eksendir ve güçlü olması gerekir.
    O çarkın merkezinde erk vardır ve sabit durur, dönmez.
    İstanbul bunun merkezidir.
    Çok yakında bu erkin fark edileceğini ve İstanbul’un başkent yapılacağını düşünüyorum.

    ZAMANIN BANKALARI YERALTINDA

    İstanbul’un yeraltı ağ sistemiyle ilgili çalışmalarıyla önemli bir boşluğu dolduran “Yeraltındaki İstanbul” kitabının yazarı Ersin Kalkan çocukluğunun geçtiği ve hala yaşamını sürdürdüğü Fener Balat bölgesinin bu anlamda en zengin bölgelerden biri olduğunu söyler. “Toprağın altına açılan dehlizlerde, ne olduğunu bilmediğimiz tonozlu yapılarda, suyollarında, suyu çoktan çekilmiş sarnıçlarda, sonradan sarayların alt yapısı olduğunu öğrendiğimiz karanlık tünellerde kaybolmak çocukluğumuzun en renkli oyunlarından biriydi” der. Ben iddia ediyorum ki yerin altında sadece su kanalları değil meydanları, kiliseleri, ibadethaneleri ve caddeleriyle büyük bir kent var. Mesela o dönemlerde bugün ki gibi bankalar yoktu. Çok zengin bir kentten bahsediyoruz. Savaşta topladıkları ganimeti depolamaları gerekiyor. Peki, nerede depoladılar? Muhtemelen toprağın altında. Geçmişin bankaları yeraltındaydı yani. Bunlar o zamanın teknolojisi için çok ütopik gelebilir ama mümkün. Çünkü onların zamanı vardı. Bir insan tek bir iş için yaşıyordu. Mesela 40 yıl yaşıyorsa 40 yıl taş yontuyordu. Bir yere yetişme endişesi yoktu.
    “Bu taş yerine şunu yontarsan sana daha fazla para veririm” diyen yoktu. Piyasa denilen şey yoktu yani. Değerler çok farklıydı. İnsanlar inanç uğruna Piramitler’i yaptı. Hadi buyurun yapın, yapabilir misiniz?

    İFŞA ETMENİN FAYDASI YOK

    Keşfettiğim galerileri ifşa etmenin faydası yok. Değerini bilen bir kitle yok çünkü. Yağmacılıktan başka bir işe yaramaz. İstediğiniz kadar efsanesini anlatın. Ha “Buradan geçerseniz öbür taraftan evli çıkacaksınız” diye bir şehir efsanesi uydurursanız o zaman sıraya girerler ama. Dolayısıyla gerekli kültür kazanılmadan bu adreslerin paylaşılmasının doğru olmadığına inanıyorum.

    SULTANAHMET’TEKİ YERALTI ŞEHRİ

    Başta Ayasofya ve çevresi olmak üzere inanılmaz bir yer altı zenginliğine sahip olduğumuzu bugün rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayasofya’nın altındaki ve kadim İstanbul’un tamamına yayılan yeraltı ağı en az 1800 yıllık. 1929 yılında Çemberlitaş civarında yapılan arkeolojik bir kazıda dehlizlere rastlandığı ve antik kentin bazı noktalarına devam ettiği kazı raporlarına geçmiş. Çemberlitaş’ın karşısında 1930’lu yıllara kadar hizmet vermiş okulda yer altı kapı ve dehlizlerinin olduğu, bu dehlizlerin okuldan kaçmak isteyen çocuklar tarafından keşfedildiği raporlar arasında. Bu tür bir söylence de Galatasaray Lisesi için geçerli. Galatasaray Lisesi ile Taksim arasında bir insanın rahatlıkla yürüyebileceği genişlikteki bir dehliz olduğu ve öğrencilerin okuldan kaçmak için kullandığı anlatılmakta. Eski Bizans’ın merkezi olan Hipodrom (Sultan Ahmet Meydanı) ve civarının Aksaray'a ve daha ötelere giden yer altı galerileriyle döşeli olduğu bilinmekte.

    ADALARA UZANAN TÜNELLER

    “İstanbul’un Yedi Harikası” adlı 100 yıllık bir kitapta, Çemberlitaş’ın hemen yakınında ve onunla bağlantılı Yerebatan Sarnıcı yönünden Ayasofya’yı da takip edip Marmara’ya bağlanan, oradan da Kınalıada’daki Papaz Manastırı’na ulaşan uzun bir yol izleyen ve “Köpek Öldüren Kanalı” olarak anılan bir tünelden bahseder. Bir başka varsayım da bu dehlizin Yerebatan Sarnıcı’ndaki gizli bir girişten kuzeydoğu yönünde ilerlediği, oradan Marmara’ya açıldığı, Kız Kulesi’ne uğrayarak Üsküdar’a ulaştığı, buradan düz bir hat halinde Kadıköy sahilini müteakip Moda sahilinden Marmara’nın altına uzandığı ve Kınalıada’daki manastıra ulaştığıdır. Kınalıada doğumlu Serdar Çelik’in anlatımları bu rivayetleri teyit edici nitelikte. Serdar Çelik, çocukluklarında Kınalıada’daki taş ocağında yapılan çalışmalar sırasında ortaya çıkan mağaradan bahseder. Çelik’in anlatımına göre mağaranın ağzı batı yönüne bakıyor. 10-15 metre gibi doğu yönünde ilerliyor. Bir süre sonra anlatıma
    göre iki kola ayrılıyor. Çelik, daha fazla ilerleyemediği bu dehlizlerin bir eğimle derinlere indiğini, bir kolunun kuzeydoğu (İstanbul yönü) bir diğerinin de güneydoğu (Adalar yönü) yönüne gittiğini anlatıyor.
    ♥Biz sevdiklerimize; GÜL vermesini de biliriz, GÖNÜL vermesini de..Yeter ki; "Kıymet" bilsinler..
    "İZİNSİZ KAZI YAPMAK YASAKTIR"

  3. #3
    Status
    Çevrimdışı
    FENERLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21 Kasım 2010
    Nereden
    istanbul
    Mesajlar
    4,256
    Beğenmiş
    191
    Beğenilmiş
    178

    Cevap: İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

    İstanbul Dehlizleri ve gizli tünelleri


    Istanbul'un yerüstü güzelliklerinin yanısıra, yeraltındaki dehlizlerin gizemli sırrını hala koruduğu bir gerçektir. 1950 sonrasında izlenilen politikalar bu paha biçilmez değerdeki hazinemizin adeta yokolmasına yöneliktir.

    Çeşitli kaynaklarda bu dehlizlerin birbirleriyle ilişkilerini mutlaka okumuş veya duymuşsunuzdur. Istanbul Erkek Lisesi veya Haydarpaşa Lisesinde okumuş olanlardan ya da Kapalıçarşı'nın esnafından çok anı dinledim. Bu dehlizlerin gerçekten birbirleriyle bağlantısı var mı? Buna bugüne kadar net bir yanıt verilmiş değil. Doğrusu elimizde de çok fazla kaynak yok, ama olanlar içinde en çarpıcı olanını aşağıda aktarıyorum:




    Kaynak: Giovanni Scognamillo 'nin Istanbul Gizemleri adlı kitabından Sayfa:37

    Çemberlitaş'a dönelim:Çemberlitaş ve altında bulunduğu söylenilen iç oda ile ilgili bir yorum Haluk Egemen Sarıkaya'dan gelmektedir. Sarıkaya'nın savına göre, "Mabet Prototipine uygun her kutsal yapı gibi, Çemberlitaş'ın da yeraltı Agarta sistemleriyle ilişkisi olması söz konusudur."

    Bu savı ile ilgili olarak araştırmacımız 1930'lu yıllarda Çemberlitaş civarında yapılan bir arkeolojik kazı sonucu Labirent şeklinde bazı dehlizlere rastlandığını, bu noktadan hareket edildiğinde Çemberlitaş'ın Istanbul'un altındaki dehlizlere açılan bir kapı, bir giriş, hatta bir enerji noktası işlevini gördüğünü de eklemektedir, rahatça tartışılabilir bir yorumla.

    Eski Bizans'ın merkezi olan Hipodrom, Sultan Ahmet ve civarının Aksaray'a ve belki de daha ötesine kadar yer altı galerileriyle döşendiği bir gerçektir ve Sarıkaya bu gerçeğe kaynak olarak "Istanbul'un Yedi Harikası" adlı 80 küsur yıllık bir kitaba dayanarak Yerebatan Sarayı ile Kınalıada arasında uzanan bir tünelden söz etmektedir.

    "Köpek Öldüren Kanalı denilen bu dehlizin, Yerebatan Sarayı'nın gizli bir girişinden başlayarak Kuzey Doğu yönünde ilerlediği ve Boğazın Marmara'ya açıldığı yerde denizaltından geçtiği, Üsküdar'dan itibaren de güneydoğuya doru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara'nın altından uzanıp Kınalıada'ya ulaştığı ve buradaki Manastır'da son bulduğu belirtilmektedir."


    Aşağıda ise bu dehlizlerin Anadolu Yakasında çok küçük bir bölümünde yaklaşık 60 sene önce yaşanmış bir anıyı nakledeceğim. Dehlizlere karşı duyduğum ilginin babadan oğula geçmiş olması gerektiğini düşünüyorum.



    Istanbul Dehlizleri Eylül,2005

    Bu yazımda sizlerle çok büyük ilgi duyduğum Istanbul Dehlizleri ile ilgili yaşanmış bir anıyı paylaşacağım. Aşağıdaki satırlar Sevgili Babam Tunay TANIL’ın aktarımından derlenmiştir.
    Istanbul Dehlizlerinin Karacaahmet mezarlığı içindeki girişinden yakın arkadaşı Kaya Akçalı ile birlikte yaklaşık 2.5 saat içinde tahminen nasıl 1.5-2 km ilerlediklerine şahit olacaksınız. 1948-1949 yıllarında, 17-18 yaşlarında tam bir delikanlı olan babam, bugün aradan neredeyse 60 yıl geçmiş olmasına rağmen, hiç tereddüt bile etmeden, aynı dehlize yeniden girebileceğini söylemektedir. Bunu gerçekten deneyeceğine inanıyorum. Kimbilir, belki de birlikte deneriz...
    Bu güzel anı için kendisine teşekkürü bir borç biliyorum:

    Orta okul sıralarında , yanılmıyorsam 1944-1945 olacak, Cumhuriyet gazetesinde, üsküdar Karacaahmet mezarlığında iki kuyu bulunduğunu ve bu kuyulardan Istanbulu’un altında lağım tabir edilen yollara girildiğini okudum. Küçüklüğümden beri bu gibi şeylere meraklıydım. Haber beni çok etkiledi. O yöredeki gençler dehlizlere girip, bu yolları gördüklerini gazeteye anlatıyorlardı. Bir süre sonra bu hususta haberlerle birlikte konu ile ilgili muhtelif söylentiler de çıktı. Bu kuyunun Haydarpaşa Lisesi, Ahırkapı, Büyükada veya Heybeliada ve Şile yönünde bağlantılı olduğu, ama yer yer çökmeler veya su dolu olması nedeniyle Haydarpaşa Lisesi hariç diğerlerine ulaşılamadığı da gazete havadisleri arasındaydı. Evimiz Karacaahmet mezarlığına çok yakındı(Tunusbağı). Merakım hergün biraz daha artıyordu. Çevremde ağabey dediğimiz büyüklerden yerini öğrenmeye çalıştım, ama başaramadım. Gazete ise yer hakkında bilgi vermiyordu. Zamanla merakım evdekilerinde baskısıyla ile ertelenmeye başladı, ta ki lise yıllarına kadar.

    1948-1949 yıllarında Kabataş’taki Beyoğlu erkek lisesinde okuyordum. Okul bahçesinde demir bir kapak gördüm. Yine merakım galip geldi, açtım ve içine girdim. 4-5 basamak kadar kadar inince 1 x 1 m ölçülerinde bir zemin ve soldan aşağıya inilen, derinliği 3-4 m olan büyük bir sarnıç vardı. Kenarlar ile yaklaşık 5 x 8 m kadardı. Zil çalınca , tam göremediğim için fenerle tekrar gelmek üzere çıktım. İkinci girişimde Sevgili hocamız Münir Raşit Öymen gördü ve bir daha girmek mümkün olmadı, çünkü kocaman bir asma kilit demir kapağa tasbit edilmişti. Arkadaşlarla konuştuk, bunun merakımı tahrik ettiğini, iyice görmeden yarım kalan bir araştırma olduğunu, zaten daha evvelde Karacahmet’te bulunan kuyuyu da görmediğimi söyledim. Bunu duyan arkadaşım Erduhan ‘ben biliyorum, istersen göstereyim sana’ demez mi? O zaman okuldaki öğretimimiz akşamüstü 15:45 civarında bitiyordu. Konuştuğumuz da saat 10:45 di. Akşama kadar zaman nasıl geçecekti? Neyse, akşamüstü paydos olunca hemen vapura ve doğru Karacaahmet Mezarlığına. Üç arkadaştık.Tunusbağı’ndan Duvardibi’ne giderken (Cemevi2nin bulunduğu yöne Kapıağası) soldaki Kabristan’a mihmandar Erduhan arkadaşımızla geldik. Kapıdan içeri girip 2 mermer ağızlı kuyu taşını bulunca Erduhan işte burası ve bunlar dedi.Mermer kuyu ağzının birinde demir kapak ve üzerinde kocaman bir mezar taşı konulmuştu. Diğeri açıktı ve dibi görünüyordu. Toprak o kuyunun bir kısmını doldurmuş, yaklaşık 2-3 m kadar doldulurmuş kuyu görünümünde idi. Onu bırakıp diğer kuyuya yöneldik. Taşı güçlükle kaldırdık. Bu daha derin ve kuyu kenarlarına U açık ağızlı aralıklı demir basamaklar çakılmıştı. Hemen inmek için basamaklara doğru kuyu ağzından içeri girdim, ama birkaç basamak sonra aradaki basamağın olmadığını farkettim. Zeminde taşlar ve kemik gibi birşeyle görünüyordu. Yanımızda ip ve fener yoktu. Sanki aşağıda oyuk gibi görünen bir yer vardı. Kös kös yukarı çıkıp, hazırlıklı olarak tekrar gelmeğe karar verdik.

    İki gün sonra yine orada idik. Bu sefer ip, fener, mum vardı. Biraz evvel 3 arkadaştan bahsederken, üçüncüsünün ismini söylememiştim. Bu sefer Erduhan yoktu, Kaya vardı. Olmayan basamakların yerine ip kullanarak aşağı önce ben, sonra Kaya indik. Yanılmamışım, gördüğüm oyuk bir kişinin şişman olmaması kaydıyla geçebileceği boyuttaydı. Ama oradan geçtikten sonra sağa ve sola giden yollar vardı. Biraz yürüyünce zeminde su başladı. Yine dönüp, daha hazırlıklı gelmek üzere yukarı çıktık.

    Bir hafta sonra ip, pilli 3 fener, Philips marka manyetolu fener, mum, tebeşir tedarik ettik. Bir de müsikişinaz, keman ve ut meraklısı bir ortaokul ve mahalle arkadaşımızı yukarıda nöbetçi bırakıp içeri girmeye karar verdik. Taşıyacağımız eşyaları, evdekilere sezdirmemek için bisiklete yükleyip, güya gezmek bahanesiyle Kaya’lardan ayrıldık. Yukarıda nöbetçi bırakacağımız arkadaşımız A.Ö. ile buluşup kuyunun başına geldik. İçeride kalışımız 2-2.5 saat sürecekti, eğer 3 saat dolar ve çıkmazsak A.Ö. itfaiyeye, mezarlıktaki bekçilere veya yakındaki camiye haber verecekti. En korktuğumuz şey çıktığımızda demir kapağın kapatılıp üzerine o koca taşın konması idi. Zira aşağıda o demir basamaklara basıp, üstelik yukarıya doğru iterek o taşı oynatmak hemen hemen imkansızdı. Basamağın yerinden çıkma ihtimali de işin cabasıydı. Nöbete bıraktığımız bu arkadaş bizim hayat sigortamız olacaktı.

    Sanırım hep korktuğumuz veya ürktüğümüz zamanlarda olduğu gibi bir dua mırıldanıp aşağı indik. Kaya ile aramıda 10 cm kadar boy farkı vardı. Boy fukaralığı bende olduğu ve dar yerlerden daha kolay geçebildiğim için önden indim. Dar geçidi geçip önce sola döndük, biraz sonra yol bitti. Bu sefer geri dönüp sağa döndük. Dehliz koridor gibi her ikimizin rahat yürüyeceği yükseklikteydi. Yalnız şortla kalmak üzere üzerimizdekileri çıkarıp yola koyulduk. Zaman zaman daralıyor, ancak bir kişinin geçmesine müsaade ediyordu. Bazı yerlerde yollar kollara ayrılıyor, o zaman işaret koyuyorduk. Duvar gibi oyulmuş kısımlar, tamamen topraktı. Zemiz sanki un gibi yumuşaktı, bastığımız zaman ayaklarımız batıyordu. Biraz sonra zeminde su başladı. Yanımıza pusula almadığımızı farkettik. Ne tarafa hangi yöne gittiğimizi bilmiyorduk. 1 saat civarında yol aldık. Zaman zaman emekleyerek, zaman zaman ayrılmış yolları deneyerek yürüyorduk. Suyun dibindeki tabaka basınca ayak parmaklarımız arasından çıkıyor, insanda garip bir his uyandırıyordu. Bazı yerde suyun üstünde balmumu görünümünde basınca veya adım attığınızda dağılan bir tabaka vardı. Böylece dehlizin dar, sığ bir yerine geldik, ancak bir kişinin ya balık gibi yüzükoyun veya sırtüstü geçebileceği bir oyuk vardı. Yüzükoyun denediğimde başım o bahsettiğim tabakalı suyla temas edecekti ve feneri kullanma imkanı olmayacaktı. Kaya’nın tuttuğu fenerse suyun berrak olmaması nedeniyle görüş sağlamıyordu. O delikten ani bir hareketle geçince arkada ne vardı? Birleşik kaplar kanununa göre su seviyesi aynı olmalıydı, ama zemin ne kadar derindi?Gördüğüm geçit 75 cm – 1 mt kadardı, kararsızdım. O sırada Kaya panikledi, dönmek istediğini, bu suyun kireçli olduğunu, üzerindeki tabakanın ve zemindeki çökeltinin karbondioksit olduğunu, zehirleneceğimizi söyledi. Bunun yanlış olduğunu, öyle birşey olsa idi, şimdiye kadar zaten oksijensizlikten ölmüş olmamız gerekirdi dedimse de anlaşamadık. Oysa belime ip bağlayıp o tarafa geçmek veya geçmeği denemek isterdim. Aynı yolları bu sefer daha hızlı, şaşırmadan döndük. Yukarı çıktığımızda bizim nöbete bıraktığımız A.Ö. yoktu. Kapağın açık olması büyük şanstı.

    Tabi arkadaşımızı önce mezarlıkta aradık, bulamadık. Büyük bir heyecan ve telaşla evine gittiğimizde kendisinin beklemekten sıkıldığını-belki korktu- bisikletle dolaşmaya çıktığını ve Baytar Okulu önünde takip ettiği tramvayın ani durması ile bisikletle tramvaya çarptığını ve ön jantın 8 olduğunu, bisikleti de yakın bir arkadaşın evine bıraktığını söyledi. Yarım kalan bu maceradan sonra üzücü bir olay olmamasına, arkadaşımızın herhangi bir sakatlığının veya yaralanmasının olmadığına şükredip evlerimize döndük. Ertesi gün okulda Kaya ile karşılaştığımda, eve döndüğünde ipleri çıkarıp, üstünü değişirken babasının geldiğini, bu malzemelerle ne yaptığını sorduğunu, o da herşeyi anlattığını, anne ve babasının evvel şaşırıp inanmadığını, sonra büyük bir öfke ile o bacaksızı –beni kastederek- görmeyeyim bacaklarını kıracağım dediğini anlattı. Hafta sonu da annesi annemi ziyarete geldiğinde, benim kimseye bahsetmeyip sakladığım maceramızı anlatmaz mı? Tekrar denemeyeceğime dair söz alınca, annem de sır olarak saklayacağını söyleyerek babamıza ulaşmadan meraklı serüvenimiz noktalanmış oldu. Nöbetçi arkadaşımızı 80’li yıllarda kaybettik. Kaya ile arkadaşlığımız hala devam ediyor.


    Babamla Ekim ayı içinde gidip, şu anda ağzı kapatılmış olan kuyuların yerlerini bulduk.
    Benzer anıları ve katkıları keyifle okumak için bekliyoruz. Umarım birgün bu dehlizleri sır olmaktan çıkaracağız.

    Sevgi ve Saygılarımla,

    Erdal TANIL

    Not:Cumhuriyet gazetesi arşivinde babamın hatırladığı yıllar için bir çalışma yapmaya başladım, ancak çok vakit alıyor, henüz 2 yılın 6 ayını tarayabildim.
    Alıntıdır.
    ♥Biz sevdiklerimize; GÜL vermesini de biliriz, GÖNÜL vermesini de..Yeter ki; "Kıymet" bilsinler..
    "İZİNSİZ KAZI YAPMAK YASAKTIR"

  4. #4
    Status
    Çevrimdışı
    SEVAL ALİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    05 Şubat 2013
    Mesajlar
    1,141
    Beğenmiş
    22
    Beğenilmiş
    9

    Cevap: İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

    Ağabeyim Fener li okumadan beğendim mecbur beğeneceğim..

    İstanbul deyin ce susmak mümkün değil ki Bir Televizyon proğramın da Ramazan Kurtoğlu şöyle demişti Büyük Çekmece gölü sanırsam 14 Viking gemisi Hz.Süleyman ın tapınağın daki hazineler vsvs.
    Ağabey ellerinden öperim.
    ALLAH ALLAH ALLAH.

  5. #5
    Status
    Çevrimdışı
    DOIDYE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    09 Eylül 2016
    Mesajlar
    3,584
    Beğenmiş
    514
    Beğenilmiş
    665

    Cevap: İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

    Konu ve içerik müthiş ustam. Henüz ilk paylaşımı okudum. Kalanını da kahvemi yapıp sindire sindire okuyacağım.

    Elinize yüreğinize sağlık.

    Saygı ve selamlar.
    Görünene göre karar verenler ne kadar az şey gördüğünü bilmeyenlerdir...

  6. #6
    Status
    Çevrimiçi
    alacakaranlik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    11 Nisan 2013
    Mesajlar
    586
    Beğenmiş
    32
    Beğenilmiş
    9

    Cevap: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    Keşfettiğim galerileri ifşa etmenin faydası yok. Değerini bilen bir kitle yok çünkü. Yağmacılıktan başka bir işe yaramaz. İstediğiniz kadar efsanesini anlatın. Ha “Buradan geçerseniz öbür taraftan evli çıkacaksınız” diye bir şehir efsanesi uydurursanız o zaman sıraya girerler ama. Dolayısıyla gerekli kültür kazanılmadan bu adreslerin paylaşılmasının doğru olmadığına inanıyorum.


    Doğru söze ne hacet ustam elinize sağlık.
    Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu. İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu.

  7. #7
    Status
    Çevrimdışı
    luke3535 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    16 Ocak 2012
    Mesajlar
    26
    Beğenmiş
    0
    Beğenilmiş
    4

    Cevap: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    @FENERLİ ustam emeğine sağlık.Nefis bir paylaşım olmuş.Bilgi dolu tarih dolu en güzeli İstanbul dolu..
    Sayın ustalar bahsi geçen tünellerden midir bilmiyorum ama Anadolu yakası Küçükyalıda karayolları bölge müdürlüğünün hemen altındaki boş arazide de böyle bir dehliz girişi olduğunu bizzat görmüştüm.Hatta ailesi o bölgenin eskilerinden olan bir arkadaşımdan buradan tünel gittiğini,ucunun büyükada'dan çıktığını ve tünelin bostancı ve büyükada arasında deniz altında kalmış bir kilisenin altından geçtiğini söylemişti.Balıkçılık merakım olduğundan balıkçı bir dostumdan da bu kilisenin tepesinde bulunan haçın yazın güneşli havada ve sakin su da silüet misali göründüğünü duymuştum.Tabi bu kilise konusu söylemlere dayalı bir rivayet ama tünelin girişini bizzat gördüm ve daha sonra karayollarının bu arazinin etrafını ve tünel girişini tel örgü ile kapattığını gördüm.Zaman olarak 7-8 sene evveliyatı var.
    Saygılar.

  8. #8
    Status
    Çevrimdışı
    KUTAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    01 Kasım 2016
    Mesajlar
    308
    Beğenmiş
    101
    Beğenilmiş
    16

    Cevap: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    Bahsettiğiniz kilise batık Vordonisi adasında ki Vordonisi Manastırı'dır. Bizans tarihçisi Semavi Eyice tarafından 1936 yılında keşfedilen Küçükyalı'daki Satyros Manastırı'nın ikizi olduğu ve dinsel fikir ayrılıkları sonucu inşa edildiği anlaşılmıştır.

    İkonaplazma tartışmalarının yaşandığı yıllarda, bilge lakaplı din alimi Photius (Patrik Fotius) henüz 38 yaşında olmasına rağmen patrik seçilir. 858 yılında patrik seçilen Photius, adaya bir manastır yaptırır. Rakibi olan din adamı İgnazsius daha sonra patrik seçildiğinde ona nispet olsun diye Küçükyalı'daki Satyros Manastırı'nı inşa ettirir.Tarihi kayıtlara yansıyan iki din adamı arasındaki siyasi rekabet ilginç. Photios ve İgnatios tam ikişer kez patriklik makamına getirilmiş. Biri patrik olunca, diğerinin itibarını sarsmak için elinden gelen gayreti göstermiş. Bizans'ta o yıllarda yaşanan din ve çıkar kavgalarının meydana getirdiği bu ilginç mücadele sonucunda 867 yılında patriklikten azledilen Photios, Vordonisi adasına sürgün edilir ve son 7 yılını kendi yaptırdığı manastırda geçirdikten sonra hayata veda eder...

  9. #9
    Status
    Çevrimdışı
    luke3535 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    16 Ocak 2012
    Mesajlar
    26
    Beğenmiş
    0
    Beğenilmiş
    4

    Cevap: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    Verdiğin değerli bilgiler için teşekkür ederim @KUTAY usta.Demek ki kilise konusu da rivayet değil gerçekmiş.Sayende öģrenmiş olduk.

  10. #10
    Status
    Çevrimdışı
    Wacanze - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    11 Kasım 2019
    Mesajlar
    3
    Beğenmiş
    0
    Beğenilmiş
    0

    Cevap: İstanbul’un Sır Dolu Gizli Yüzü

    Bu bahsi geçen tüneller de çocukken çok dolaştım şuan hepsinin girişleri kapalı durumda

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •