Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 13 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Kayseri

  1. #1
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Kayseri

    Kayseri Ovası'nda tarih öncesi ve tarih çağlarındaki yerleşmeyle ilgili en önemli bilgiler, Kültepe Höyüğü'nde (Kaniş-Karum) yapılan kazılar sonucu elde edilmiştir. Bu höyük, İç Anadolu'daki en büyük höyüklerden biri olup, eldeki bilgilere göre, yalnız Kayseri'nin değil, Anadolu'nun da geçmişini aydınlatması bakımından çok önemli bir yerleşmedir.




    Paleolitik ve neolitik dönem

    Kapadokya'da paleolitik döneme ilişkin izlere pek az rastlanmakla birlikte, bugüne kadar elde edilen veriler bu izlerin erken paleolitik dönemden çok, son paleolitik döneme ait olduğunu göstermektedir. Paleolitik dönemden sonra volkan patlamalarının uzun süre insan yerleşimine müsaade etmediği sanılmaktadır. Bu dönem Neolitik döneme kadar devam eder. Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarda neolitik dönemden başlayan bir çok yerleşme tesbit edilmiştir. Örneğin Ürgüp yakınlarında (Avla Tepesi) neolitik döneme ait taş aletler bulunmuştur. Kapadokya'da ilk yerleşim izleri oldukça eski tarihlere uzanır. Sulucakaracahöyük, Topaklı Höyük gibi alanlarda yapılan arkeolojik çalışmalar Hititler'den Bizans dönemine kadar geçen süre içinde bölgede çeşitli kültürlerin (Hitit, Frig, Roma, Geç Roma) yaşadığını göstermektedir. Bu döneme ait izler ancak topluluklar tarafından kullanılan eşyalarda görülebilir.
    Neolitik şehri Çatalhöyük'te Kapadokya'nın tarihi başlar. M.Ö. 5000-4000 arasında Kapadokya'da küçük krallıklar yaşamıştır. Kapadokya'nın bilinen ilk halkları, Luviler ve Hattiler'dir.





    Kültepe ve Asurlular

    Yörede yapılan bilimsel çalışmalar ışığında, yerleşmenin başlangıcı M.Ö. 3. bin yılın ortalarına kadar uzanmaktadır. Kayseri Ovası'nda tarih öncesi ve tarih çağlarındaki yerleşmeyle ilgili en önemli bilgiler, Kültepe Höyüğü'nde (Kaniş-Karum) yapılan kazılar sonucu elde edilmiştir. Bu höyük, İç Anadolu'daki en büyük höyüklerden biri olup, eldeki bilgilere göre, yalnız Kayseri'nin değil, Anadolu'nun da geçmişini aydınlatması bakımından çok önemli bir yerleşmedir.
    Kültepe, Kayseri Ovası'nın kuzeydoğusunda, Karahöyük Köyü'nün sınırları içindedir ve yerleşme merkezinin güneyindedir. M.Ö. 3. bin yılın ortalarından başlayarak Roma Çağı'na kadar oturulan höyüğün hemen yanında ikinci bir yerleşim birimi veya aşağı şehir vardır ki, burası da Kaniş Karum’udur. Burada daha çok Asurlu tüccarlar oturmuşlardır.
    Assurlu tüccarlar yazıdan başka silindir mühürler, madencilik, tapınak ve tanrı fikirlerini de Anadolu'ya getirmişlerdir. Böylece Anadolu'nun yerli sanatı, Mezopotamya sanatının etkisi altında gelişerek kendine has yeni bir sanat anlayışını ortaya koymuştur. Bu sanat daha da gelişerek Hitit sanatının temelini oluşturmuştur.
    Asur ticaret kolonilerinin dönemi, M.Ö. 1850-1800 yılları arasında sona ermiştir. M.Ö. 1900-1750 yılları arasındaki Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda Kültepe'de canlı bir ticaret hayatı olmuştur. Höyükte, Hitit Çağı (M.Ö. 1800-1200), Geç Hitit Çağı (M.Ö. 1200-700) ve Frig Çağı'nı (M.Ö.800-650) ihtiva eden katlar bulunmuştur.
    Kapadokya'nın "güzel at yetiştirilen ülke-güzel atlar ülkesi" anlamına gelen adı da Asurlular'ın mirasıdır. Asurlular'ın Katpatuta adını verdiği bölge Persler döneminde Kapadokya adını almıştır.

  2. #2
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Hititler ve Kapadokya Krallığı



    Hititler'in hakimiyetinden Romalılar'ın hakimiyetine kadar geçen dönemde bir çok uygarlık Kayseri'ye hakim olmuş veya olmak için çaba harcamıştır. Hititler, Hititlerin bir kolu olan Taballar, Frigyalılar, Lidyalılar, Kimmerler, İskitler, Persler, Makedonyalılar hep Kapadokya'ya hakim olmak için savaşmışlardır.




    Kapadokya, Hitit İmparatorluğu'nun yükselme çağında (1750'lerde) Kral Şubbiluliyuma tarafından fethedilerek, Hititler'in "Aşağı Memleket" sınırlarına dahil olmuş, yaklaşık 500 yıl Hititler'in elinde kalmıştır.

    M.Ö. 1200 yıllarında Hititler'in bir kolu olan Tabal Krallığı'nın tekrar canlandığı ve bölgeyi ele geçirdiği görülmektedir. Tabal Krallığı yaklaşık 24 beylikten oluşan bir konfederasyondur. Hacıbektaş-Karaburna, Topada (Acıgöl), Gülşehir-Sivas’a (Gökçetoprak) da çıkan hiyeroglif kaya yazıtları bunu göstermektedir. Tabal Krallığı at yetiştiriciliği ile ünlü olmuştur. Hititler'in çöküşünden sonra Tabal Ülkesi adını alan Kapadokya bölgesinin siyasal yapısı Ege'den (Frigyalılar ve Lidyalılar), Kafkaslar'dan (Kimmerler, İskitler ve Gasgarlar) ve doğu'dan gelen (Persler, Medler) akınların etkisiyle sarsılmıştır. Bu akınlarla, Tabal Krallığı'nın hakimiyeti bölgede son bulmuştur.

    Tabal Krallığından sonra Kapadokya, Frigyalılar'ın öncüsü sayılan Muşkiler tarafından işgal edilmiştir. Hititler'den sonra Orta Anadolu'da ilk defa büyük bir alanda devlet kurmayı başaranlar Muşki-Frigler'dir.

    Zamanla Doğu'da Asurlar'ın ön Asya'yı egemenlikleri altına alması ve Batı'da Frigya hegemonyasını tanımış olan Lidyalılar'ın bağımsızlıklarını ilan edip rakip hale gelmesi, Frigler'i zor durumda bırakmıştır. Ancak Frigya devletini yıkanlar, Kimmer ve İskit akınları olmuştur. M.Ö. 676'da Kimmerler'e karşı koymak isteyen Frigya Kralı Midas'ın yenilmesiyle Frigler Orta Anadolu'dan batı'ya sürülmüştür.




    Kimmerler'in estirdiği fırtına sırasında ayakta kalmayı başaran Lidya devleti, fırtınadan sonra (M.Ö. VI. yüzyıl) Frigya'nın önemli bir kısmını zaptederek Kapadokya'ya kadar genişlemiştir. Kapadokya bölgesinde Lidyalılar'in hakimiyeti bu tarihten sonra başlamıştır. M.Ö. 575-546 arasında bölgede Lidya- Pers çatışmaları ön plana çıkar. Lidya kralı Cresus, Pers ataklarını durdurmak için Kızılırmak'ı geçer. Hatta hesaplamaların, Cresus'un Kızılırmak'ı geçmesi için nehrin iki kola bölünmesini sağladığı konusuna Heredot tarihinde yer verilmektedir. Bu savaşta Creus'un Pers Kralı 2. Kıras'a yenilmesiyle Persler hem Lidya devletini hem Frigya prensliklerini ortadan kaldırarak, Kapadokya'yı ele geçirmişlerdir. Ancak, Orta Anadolu'ya yönelen İran (Pers) ve Yunan yayılmaları burada mukavemetle karşılaşmıştır.

    Persler'in ilk işi Anadolu'yu İran'daki gibi satraplıklara ayırmak olmuştur. Kapadokya Satraplığı da bunlardan biridir. Genel bilgiler ışığında Persler'in halkı göçe zorlamadıkları, yerel kültür ile Pers kültürünün kaynaştığı söylense de yerli kültür ile kaynaşan unsur Fars değildir. Persler'in daha önce İran'dan sürdüğü, ama aynı zamanda Pers ordusunun kumanda heyetini oluşturan ve Anadolu'ya Pers akınlarının hemen öncesinde gelmiş ve yerleşmiş olan Medya'lı subay ve memurlardır.

    Anadolu halkı kendine yabancı gördüğü Pers hakimiyetine ısınamamış, fırsat buldukça isyan etmiştir. Perslere karşı en büyük direnç Kapadokya'dan gelmiştir. Kapadokya Satraplığı, ordu merkezi ve ticaret yolunun güzergahı üzerinde olmasına rağmen, bölgedeki yerel beyler uzun süre Pers hakimiyetine karşı varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yerel Beyler'in Persler'e karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi, Pers İmparatorluğu'nun Makedonyalı İskender tarafından ortadan kaldırılmasının yolunu açmıştır.

    Ancak, Kapadokya'da Pers hakimiyeti çok kolay sona ermemiştir. Yerel beylerin isyanlarını bastırmakta başarısız kalan Pers hükümdarı, Karyalı Datam'dan yardım almış, bu yardım karşılığında davet edildiği sarayda iftiraya uğradıktan sonra Kapadokya'ya kaçarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Persler'in Kapadokya'daki nüfusu Datam'ın ölümünden sonra artmıştır. İskender'in seferleri sırasında satraplıkların önemli bir kısmı Persli’dir.

    Heradot tarihinde Persler'in Tanrı heykeli, tapmak, sunak gibi şeyleri yapmayı bilmedikleri; kurbanları dağ başlarında kestikleri ve Zeus'a tanrısal gök kubbe olarak taptıkları, güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgara kurban adadıkları anlatılmaktadır. Persler zamanında, Kapadokya'da İran ayinlerinin yaygınlaştığını gösteren deliller M.S. IV. yüzyıla kadar Ateş Tanrısı'na adanmış mabetlerin varlığıdır.

    Makedonya Kralı Büyük İskender, M.Ö. 334 ve 331'de Pers ordularını artarda bozguna uğratarak bu büyük imparatorluğu çökertmiştir. Doğu Seferleri sırasında İskender'in Kapadokya'dan geçerken Cabictas adlı komutanını bölge idarecisi olarak bırakmasıyla Kapadokya da Makedonya egemenliğine girmiştir. Ancak Makedonyalılar, Kapadokya'da Batı Anadolu'daki Yunan kolonilerinde olduğu gibi coşkuyla karşılanmamıştır.



    İskender, komutanlarından Sabiktas'ı bölgeyi denetim altına almakla görevlendirince, halk buna karşı çıkmış ve eski Pers soylularından Ariarates, halkın desteğini alarak 332'de merkezi Mazaka (Kayseri) olan Kapodakya Krallığı'nı kurmuştur. Çalışkan bir yönetici olan I. Ariarates Kapadokya Krallığı'nın sınırlarını Yeşilırmak havzasına kadar genişletmiştir. Genç Kapadokya Krallığı İskender'in ölümüne kadar barış içinde yaşamıştır. İskender'in ölümünden sonra onun otoritesini üstlenen Perdikkas, Makedonya İmparatorluğu'nun ortasında filizlenen bağımsız bir krallığın varlığına göz yummamıştır.

    Ariarates'in bozguna uğratılmasından sonra yönetim Makedonyalı komutanlardan Eumenes'e devredilmiştir. Çok geçmeden I. Ariaraets'in yeğeni II. Ariarates, Kapadokya'ya geri dönerek Makedonyalılar'ı bölgeden atmıştır. Ancak ikinci kez kurulan krallık, topraklarının önemli bir kısmını yitirmiştir. Kuzeyde yine bir Pers soylusu olan Ktistes Pontus Devleti'ni, güneyde ise İskender'in komutanlarından Seleukos bağımsız bir krallık kurmuştur. Aynı zamanda M.Ö. 280 yıllarında Kapadokya Batı'dan gelen Galat topluluklarının istilasına sahne olmaktadır.

    Kızılırmak yayı içine yerleşen Galatlar, Kapadokya ile sınır komşusu olmuşlardır. Kapadokya Krallığı Galatlarla sık sık savaşmak zorunda kalmış, aynı zamanda Roma Devleti'nin Anadolu'nun içlerine kadar ilerlemesine engel olmaya çalışmıştır. Bunun için Bergama Krallığı'nın yanında yer alan V. Ariarates'in ölümüyle Yunan kültürü Kapadokya'ya girmeye başlamıştır. Pontus Krallığı'nın entrikalanyla Kapadokya tahtı iyice sarsılmış, sonunda kral soyu tümüyle yok edilmiştir. Ardından Kapadokya Krallığı'nın topraklarının paylaşımı için Pontus Krallığı ile Roma Devleti arasında bir mücadele başlamıştır. Bu dönemde Kapadokya tahtı birkaç kez el değiştirmiştir.

  3. #3
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Roma Dönemi

    İlk çağlardan beri Kapadokya'nın en önemli kenti olan Kayseri, Romalılar döneminde de Kapadokya'nın merkezi olmuştur.




    Kapadokya, M.S. XVII'de Roma Kralı Tiberius tarafından Roma'ya bağlanmış, bir yıl sonra da vilayet ilan edilerek bir vali atanmıştır. Kapadokya Eyaletinin sınırları kuzeyde Samsun'a, güneyde Kilikya'ya, batıda Tuz Gölü'ne, doğuda Fırat kıyılarına kadar uzanmıştır.

    İmparator Tiberus tarafından Sezare (Kayseri) adı verilen şehrin etrafı, daha sonraki yıllarda İran'dan gelen Sasani saldırılarına karşı Gordianus tarafından surlarla çevrilmiştir. Roma döneminde de doğudan gelen saldırılar devam etmiştir. Gerek bu saldırılar yoluyla toprakları ele geçirerek gerekse göç yoluyla gelip bu topraklara yerleşenlere karşı Romalılar lejyon denen askeri birlikleriyle mücadele etmişlerdir.




    M.S. 260 yılında nüfusu 400.000 kişi olan Kaisareia, Pers Kralı Şapur tarafından işgal edilmiş, binlerce şehirli en acımasız işkencelerle öldürülmüştür. Şapur talan ettiği bütün malları ve hazineleri alarak İran'a dönmüştür.

    Diğer taraftan Anadolu'da yayılmaya başlayan Hıristiyanlar için Roma dönemi hareketli bir dönemdir. Hıristiyanlığın ilk yılları puta tapan Roma Devleti'nin ağır baskıları altında geçmiş, bu da Hıristiyanları büyük şehirlerden kayalık gizli alanlara kaçmaya yöneltmiştir. Bölgede ilk Hıristiyan yerleşmeler, Aziz Paulus'un bir misyonerlik gezisi sırasında burayı keşfetmesiyle başlar. Hıristiyanların bölgede yaygın olarak görülmeye başladığı dönem, III. yüzyıldır. Roma Kralı Diokletien'in Hıristiyanlara uyguladığı baskı ve takibat, ardından I. Konstantin'in Hıristiyanlığı kabul etmesiyle başlayan rahatlama yaşanmıştır.

    IV. yüzyılın başları ise Kaisareia halkının tamamen Hıristiyanlaşarak manastır ve keşişlerin inkişaf ettiği devirdir. Bu yüzyılın ikinci yarısında Hıristiyanlığa hizmet bakımından en önemli kişi şüphesiz Kayseri Piskoposu Vasilius'tur (M.S. 330-379). Vasilius, (Basilius) doğup yaşadığı Kaisareia'da M.S. 360 yılında piskopos olmuş bir din adamıdır. Asıl şöhreti kilise teşkilâtının düzenlenmesi ve kilise iç kurallarının konmasında öncülük edişinden gelmektedir.




    Roma hakimiyeti Anadolu'da devam ederken Kappadokia eyaletinin başşehri olan Kaisareia IV. yüzyılda en parlak devrini yaşamaktadır. M.S. 345 yılının ikinci yarısında müstakbel Roma İmparatoru Julianus, Kaisareia'ya sürgün gönderilmiştir.

    361 tarihinde imparator olan Julianus, Antiochia'ya giderken uğradığı Kaisareia'daki Zeus ve Apollan tapınakları ile Fortuna Tapınağı'nın Hıristiyanlar tarafından tahrip edildiğini görünce, sinirlenerek Kappadokia'nın başşehri Kaisareia'yı şehir listesinden silip, Kaisareia adını kaldırarak yeniden Mazaka olarak değiştirir. Şehir ve çevresindeki kiliselerin mal ve paralarını işkence ile ortaya çıkartılmasını, rahip sınıfının askere alınmasını ve bütün Hıristiyanların köylüler gibi vergi ödemesini emretmiştir.

    Roma İmparatorluğu'nun 395'te ikiye ayrılmasıyla Kapadokya Doğu Roma Devleti'nin (Bizans) hakimiyeti altına girmiştir.

  4. #4
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Bizanslılar Dönemi

    Bizanslılar döneminde Kapadokya ve Kayseri Hristiyanlık için önemli merkezlerden bir olmuştur. Gerek mezhep çatışmalarının getirdiği iç karışıklıklar gerek Sasani ve Müslüman Araplar'ın Anadolu'ya düzenlediği akınlar bu dönemin; Kapadokya coğrafyasında yaşayanlar için hiç te kolay geçmediğini göstermektedir. Yeraltı şehirleri ve kaya tapınakları, savunma ve korunma amacıyla bu dönemde ortaya çıkmışlardır.




    Roma İmparatorluğu'nun 395'te ikiye ayrılmasıyla Kapadokya Doğu Roma Devleti yani Bizans’ın hakimiyeti altına girmiştir. Bizans döneminde Kapadokya Anadolu'nun iki piskoposluk merkezinden biri olmuştur. Aynı zamanda üç büyük azizin memleketi olarak da bilinir. Bunlar, Kayseri Başpiskoposu Büyük Basil, Kardeşi Nissalı Gregory ve Naziruslu Gregory'dir. Aziz Basil kaya kiliselerin ve manastırların kurucusudur.

    Bizans'ın ilk yıllarında bölge sakin bir dönem yaşamıştır. İmparatorluğun sınırlarının Kafkasya'ya kadar uzandığı düşünülürse, Kapadokya ve çevresi coğrafi bakımdan merkez durumundadır. Bölge halkı bu dönemde Helen-Roma fikirlerinden ziyade İran'ın etkisi altında kalmıştır. Doğu'dan güçlü Arap ve Sasani akınları başlamış, İmparator Heraclius Anadolu'nun önemli kısmını askeri eyaletlere ayırmıştır. Kapadokya da bu eyaletlerden biridir. İmparatorluğun Doğu bölgelerinin işgal altında kaldığı, Hakiki Haç'ın Kudüs'ten kaçırılıp tekrar geri alınarak Kudüs'e ***ürüldüğü, savaşların aralıksız devam ettiği bu kargaşa döneminde Derinkuyu ve Kaymaklı gibi düz ovalarda yaşayan halk yeraltı şehirlerine, dağlık kesimlerde yaşayanlar ise kaya kilise ve hücrelere sığınmıştır.



    Bizans Devleti M.S. 574 senesinden itibaren aralıklarla tekrarlanan Pers saldırıları ve 642 yılından itibaren Müslümanların akınları takip eder. M.S. VII. yüzyılda başlayan Müslümanların İstanbul'u fethetme yolculuğu IX. yüzyıla kadar sürmüş, yol üzerinde bulunan Kayseri her seferinde Müslümanların hâkimiyetine girmiş, sonra tekrar Bizanslılara geçmiştir.

    İslâm ordularının Anadolu seferleri toplam dokuz seferdir. Hatta 732 yılındaki seferde bulunan Seyyid Battal Gazi'nin bir müddet kaldığı Kayseri'de adına bir mescit yaptırıldığı ileri sürülmüştür. Arap kumandanı Abdülmelik oğlu Hişam'ın 726, sonra Hişam oğlu Seyyid'in 729, Hişam oğlu Süleyman'ın 732'deki seferleri ile Kayseri işgal edilmiştir.

    Ayrıca bu dönemde uzun süredir devam eden mezhep çatışmaları iyice artmış, İmparator III. Leon'un ikonları yasaklamasıyla ikonoklastik dönem başlamıştır (726-843). Önce, Hıristiyanlara baskı yapan Sasanilerin ve din büyüklerinin tasvirine karşı olan Arapların saldırıları nedeniyle ikona yanlısı keşişler, Göreme, Ürgüp ve Avanos çevresindeki kayalık, kuytu bölgelere sığınmışlardır. İkon kırıcı akımın Bizans'ta güç bulmasıyla taşlardan oyulmuş manastır ve kiliselere sığınanların sayısı da artmıştır. Bu dönem, İmparatoriçe Thedore'un ikonları tekrar serbest bırakmasıyla son bulmuştur.

    IX ve X. yüzyıllarda Kapadokya bölgesi önemli bir manastır yerleşimine sahne olmuştur. Bu dönemde kuzeyde Pontus Krallığı'nın elinde olan Hıristiyanlık merkezleri Kapadokya'ya kaymıştır.




    Bu dönem aynı zamanda, rahipler ile Bizans imparatorları arasında mülkiyet ve iktidar mücadelelerinin kızıştığı bir dönemdir. Bu mücadelenin nedeni, manastır rahiplerinin bağış toplaması sonucu imparatorun hazinesinin küçülmesi, ordunun askersiz ve ikmalsiz kalması ve manastır mülkiyetini sınırlama yoluna gitmesidir. Bütün bu iç çekişmeler Bizans'ın Orta ve Doğu Anadolu'yu kolayca kaybetmesine zemin hazırlamıştır. Sonraki yıllarda Bizans Devleti'ndeki taht kavgaları Türk güçlerinin hakimiyetini artırmıştır.

    Ancak Oğuz Türklerinin, nizami Bizans ordularıyla başa çıkması yine de çok kolay olmamıştır. İlk olarak 1064 yılında Kayseri ve Nevşehir yönüne doğru ilerledilerse de yenilgiye uğrayıp, geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu tarihten sonra Alparslan'ın komutanlarından Afşin Bey Bizanslıları yenilgiye uğratıp bölgeyi ele geçirmiş, ama bu durum uzun sürmemiştir. Anadolu'nun kapıları Türklere 1071 Malazgirt Savaşı ile açılmıştır.

  5. #5
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Danişmendliler dönemi

    Danişmendliler, Orta Andolu'nun ve Kayseri'nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli görevler üstlenmişlerdir. Sadece fethi hareketleri değil meydana getirdikleri eserler ve adilane yönetimleri ile de başarılı olmuşlardır.



    071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun kapıları tümüyle Türk boylarına açılmıştır. Sultan
    Alparslan'dan sonra yerine geçen oğlu Melikşah'ın yeğeni olan Danişmendli Melik Ahmet çok yetenekli ve şöhretli bir kumandan olarak 1072 yılında dârülcihad olan Rum'a (Anadolu) Selçuklu sancak ve bayraklarıyla gönderilmiştir.

    Melik Ahmet, Yeşilırmak ve Kızılırmak bölgelerinde Sivas, Tokat, Amasya, Niksar, Çorum'a yerleşerek Danişmendli Beyliği'ni kurmuş ve Anadolu Meliki Süleyman Şah'a tâbi olmuştur. Anadolu'daki mevcut kültür ve medeniyetlerini ılımlı bir şekilde Türk töre ve medeniyetine uyarlayan bu gaziler, Anadolu'yu Türkleştirmek üzere yerleştirilmişlerdi. Gazilerin en büyük temsilcisi ise Anadolu Selçuklularının Anadolu birliğini kurmalarına kadar Danişmendliler sülalesi olmuştur.

    Bu dönemde Orta Anadolu'ya (Kapadokya) Ebülgazı unvanı ile tanınan Hasan Bey'i (Tursan veya Turasan) vali tayin eden Dânişmendoğlu Ahmed Bey, Kayseri ve Pontus'ta hüküm sürüyordu. Kayseri’nin ilk Türk valisi olan Hasan Bey takriben 475 (1082) tarihlerinde bu vazifeye başlamış ve ölümüne kadar vali olarak kalmıştır.





    1082 yılında Danişmend Ahmet Gazi ölmüş ve yerine Emir Melik Gazi geçmiştir. 1082'den 1134 yılında vefatına kadar Melik Gazı, elli iki sene süren saltanatı sırasında birçok seferle düzenlemiş ve Andolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması’nda önemli bir rol üstlenmiştir. Başarıları Halife Müşterid tarafından takdir edilmiştir. Emir Melik Gazi 1134 yılında Malatya’da vefat etmiştir. Pazaröen yakınlarında Zamantı Kalesi civarındaki türbesinde gömülüdür.

    Melik Gazi’nin ölümünden sonra yerine Emir Mehmed Gazi geçmiştir. Tahta geçer geçmez Bizans saldırısıyla karşılaşan Mehmed Gazi bu saldırıyı püskürttükten sonra Kayseri’yi başşehir yapmıştır.
    Hakimiyeti boyunca Malatya, Maraş ve çevresi ile birlikte Ermeniler’den Feke ve Keban’ı almıştır.Karadeniz sahillerinde Bizans hakimiyetine son vermiştir. 1142 tarihinde Kayseri’de ölmüştür. Türbesi Kayseri Ulu Cami kıble tarafında ve camiye bitişiktir.

    1142’de Melik MehmedG azi'nin ölümüyle Danişmendliler'de taht kavgaları başlamıştır. Amcası Yağıbasan Nizameddin ve sonrasında çocuklarına geçen hakimiyet son Melik Zünnun ile son bulmuş ve Beylik Selçuklu hakimiyetine girmiştir.

    Danişmendliler döneminde Kayseri ve civarının hızla İslamlaşması için çok sayıda ve Abidevi eserler bina edilmiştir. Kayseri Ulu Cami, Gülük Camii ve Medresesi gibi günümüzde hal ayakta olan abidevi yapılar hep bu dönemin eserleridir.

  6. #6
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Selçuklular

    Anadolu Selçukluları Kösedağ Savaşı'na kadar geçen 70 yılı aşkın hakimiyetlerinde Anadolu'nun hızla Türkleşmesinde önemli bir görevi yerine getirmişlerdir. Selçuklu sultanları bu dönemde Kayseri'de bir çok eser inşa ederek, Kayseri'ye en şaşalı dönemlerini yaşatmışlardır.




    Anadolu birliğini sağlamak amacı ile zorlu mücadeleler yapan iyi idareciliği, heybet ve adaleti ile tanınan II. Kılıcarslan, en büyük rakiplerinden olan Danişmendli Yağıbasan'ın 4 Ağustos 1164'te ölmesi ile 1165 yılından itibaren Darende-Delük bölgesini ve 1169'da da Kayseri ve Zamantı bölgesini alarak Selçuklu hanedanı dönemini yeniden başlatmıştır. Ancak siyasi bir hata yaparak ülkeyi iki oğlu arasında paylaştırması (586/1190) Anadolu birliğini yeniden tehlikeye sokmuştur. Çünkü bu olay şehzadeler arasında müthiş bir rekabet ve mücadelenin sebebi olmuş yörede kargaşaya yol açmıştır.

    Nureddin Sultan Şah'ın hissesine düşen Kayseri de bu kargaşaya sahne olur, Aksaray ve Sivas meliki kardeşi Melik Kutbeddin'in bir gezinti sırasında Kayseri'ye uğramış gibi yaparak, kardeşi Melik Nureddin'i öldürerek başını adamlarının önüne atması ve kaleyi ele geçirmek istemiştir. Ancak Kayseri halkı bu oldu bittiye şiddetle karşı çıkmışlar, fakat sonra bazı şartlarla durumu kabul edip şehri teslim etmek zorunda kalmışlardır.

    Şehrin ileri gelenlerinden ve Melik Nureddin Sultanşah'ın emirlerinden İhtiyarüddin Hasan ismindeki nüfuz sahibi, iyiliksever bir zatın yine Kutbeddin tarafından öldürülmesi Kayseri halkının Kutbeddın'e karşı çıkmalarına sebep olmuş, bunun üzerine Kutbeddin de adı geçen emirın naaşını kendi yaptırdığı medresesinin (Hoca Hasan Medresesi) içine gömdürmüştür.

    1196 yılında Rükneddin Süleyman Şah'ın, kendilerine önemli görevler vermiş ve yerlerinde bırakmak vaadiyle diğer kardeşlerini ikna etmiş, Anadolu birliğini yeniden tesis etmiştir. Rükneddin Süleyman Şah ordusuyla Sivas, Kayseri ve Aksaray'ı alarak Konya'yı kuşatmış, dört ay süren kuşatma sonunda Gıyaseddin Keyhusrev'in hayatına dokunmamak şartıyla Selçuklu tacını tek başına giymiştir. Ancak kısa bir süre sonra 1204 yılında şiddetli bir hastalığa tutularak bir hafta içinde ölmüştür.

    Süleyman Şah'dan sonra Gıyaseddin Keyhusrev, 1205 yılında dokuz yıllık bir ayrılıktan sonra tahtına yeniden kavuşmuştur. Sultan Gıyaseddin diğer kardeşleri gibi iyi yetiştirilmiştir. Alimleri ve kadıları himaye eden Sultan Gıyaseddin, Kayseri'de 602(1205) yılında kız kardeşi Gevher Nesıbe adına Şifâiye Medresesi'ni, bitişiğine de kendisi adına da bir tıp medresesi yaptırmıştır.

    Gıyaseddin Keyhusrev'in Bizanslılar ile yaptığı savaşta 1211 yılında şehit olması üzerine devlet ileri gelenleri büyük oğlu İzzeddin Keykavus'u, Vali bulunduğu Malatya'dan Kayseri'ye davet etmişler. Bunun üzerine İzzeddin beş gün içinde Kayseri'ye ulaşmıştır. Devlet erkânı ve halk sultan'ın elini öperek kendisine biat etmilerdir.



    Hükümdarlığı esnasında Alaeddin Keykubad ile taht kavgasına girişen İzzedin Keykavus, Aleaddin Keykubat'ın sığındığı Ankara Kalesi’ni kuşaratak onu teslim almış ve Malatya’da bir kaleye hapsettirmiştir. Böylece hakimiyetini sağlamlaştırıp iç karışıklıkları bitiren İzzeddin Keykavus Ermeni Kralı II. Leon ile savaşaraş Karaman Ulukışla ve Ereğli’yi geri almıştır. Sonra Maraş’a girerek Leon’u yenen hükümdar 20.000 dinar altın haracı karşılığında onu affetmiştir.

    İzzeddin Keykavus yeni bir sefer için 1219 yılında Malatya'ya geldiği sırada hastalanmış, 1220 yılı başlarında vefat etmiştir. Sivas’ta inşa ettirdiği Darüşşifa’da hazırlattığı türbesinde gömülüdür.

    Saltanatı boyunca hudutlar genişletilmiş, önemli limanlar fethedilmiş, çok miktarda kervansaraylar, camiler, medrese ve kale surları yaptırılmıştır. Kayseri'de de Gülük Camii, ve Yoğunburç onun zamanında yaptırılmıştır.

    Ağabeyi İzzeddin Keykavus'un ölümünden sonra devletin ileri gelenleri, Alâeddin Keykubad'ın sultan olmasına karar vermişlerdir. Selçuklular zamanında Sivas ve Kayseri birer hükümet merkezi kabul edildiği için Sultan Alâeddin, Kayseri'ye çok büyük bir debdebe ve azametle girmiş ve Kayseri'de taht törenleri yapıldıktan sonra Aksaray yolu ile Konya'ya giderek tahta oturmuştur.

    İzzedin Keykavus’un genişleme ve büyük devlet haline gelme siyasetine devam eden Aleaddin Keykubat, önce Ermenilerin elindeki Kalonoros Kalesini almış ve şehre ismine atfen Alaiye (günümüzde Alanya) ismi verilmiştir. Alaeddin Keykubad bu kentte bir tersane ve tophane kurdurmuş ve kentin kalesini yeniden yaptırmıştır. Tüccarların karada Ermenilerin, denizde Avrupalı korsanların saldırılarına uğraması üzerine İçel'den Antalya'ya kadar bütün kıyı şeridini topraklarına katmıştır.

    Trabzon Rum İmparatorluğunun gücünü kırmak için Sinop’ta bir donanma inşa ettirmiş ve Kastamonu emiri Hüsameddin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım Seferine göndermiştir. Emir Çoban önemli bir ticaret şehri olan Sudak’ı fethetmiştir. Ruslar Sudak’ın Selçuklu hakimiyeti altına girmesini tanımak zorunda kalmışlardır.

    Moğolların Anadolu’ya girmesi tehlikesi karşısında 1226'da Eyyubilerle ilişkilerini geliştirmiştir. Erzincan, Kemah ve Şebinkarahisar’ı devletine katmış, Trabzon İmparatorluğu’yla ittifak kuran Celaleddin’i 1230’daki Yassı Çemen Savaşı’nda ağır yenilgiye uğratarak Erzurum’u kolayca ele geçirmiştir.

    Gergoman Noyan komutasındaki Moğollar Sivas’a kadar gelerek, her yeri yakıp yıkmışlar, Selçuklu kuvvetleri Moğolları Erzurum’a kadar takip ettiyse de yetişememiştir. Ve buna karşılık Gürcistan’a sefer düzenlenmiştir. Bazı kaleler, Anadolu Selçuklu Devleti'ne geçmiştir.

    Moğol tehlikesini gören Alaeddin Keykubad, doğu sınırlarını sağlamlaştırmıştır. Bu sağlamlaştırma esnasında Ahlat fethedilmiş ancak bu fetih, Eyyubilerle arasının bozulmasına yol açmıştır. Eyyubilerin gönderdikleri orduyu, Torosların güneyinde yenerek, Harput ve Urfa’yı da Selçuklu topraklarına katmıtır. Vefatından önce gelen Moğol elçilerini ustaca idare ederek, Anadolu’yu Moğol istilasından kurtarmıştır. Anadolu Selçukluları'nın şanlı hükümdarı 1237’de Kayseri’de vefat etmiştir.

    I. Alaeddin Keykubad'ın büyük oğlu olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev 1228'de Mübarizeddin Ertokuş'la birlikte Erzincan'a gönderilmiştir. Babasının kendisinden küçük olan kardeşi İzzeddin Kılıç Arslan'ı veliahtlığa atamasına karşın, babasının ölümü (1237) üzerine Sadeddin Köpek önderliğindeki bazı emirlerin desteğiyle Anadolu Selçuklu tahtına çıkmıştır.

    Kardeşinin tarafını tutan Harezm emirlerine karşı mücadeleye girişmiş, rakiplerini etkisiz duruma getirdikten sonra Anadolu Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia eden Sadeddin Köpek'i öldürtmüştür. 1240'ta Diyarbakır’ı sınırlar içine katmıştır. Onun zamanında Moğolların önünden kaçarak Anadolu'ya sığınan göçebe Türkmenler, Anadolu'daki yerleşik devlet düzeni içinde yeni sorunlar yaratmaya başlatmış ve Baba İshak'ın başlattığı Babai ayaklanması bastırmıştır. Ama devletin gücünü önemli ölçüde sarsılmış ve Anadolu Selçuklularının zayıflamasından yararlanan Moğollar 1242'de Erzurum'u ele geçirmişlerdir.

    Türk tarihinin önemli savaşlarından olan Kösedağ Savaşı'nda da Anadolu Selçuklu ordusu yenilgiye uğramışve II. Keyhüsrev savaştan sonra Batı Anadolu'ya kaçmıştır. Moğollarla barışın sağlanmasının ardından Konya'ya dönen sultan bundan sonra devlet işlerini bütünüyle veziri Şemseddin İsfahani'ye bırakmıştır.

    Moğol istilası, Türkler için Anadolu’da olduğu kadar Türkistan, Irak, İran, Horasan gibi tüm yerlerde bir yıkım olmuş, bu dönemde insanlık ve Türklük açısından büyük yaralar açılmış, ortaya çıkan medeniyet büyük zararlar görmüştür. Anadolu'nun bütün zenginlikleri Moğol hanlarına taşınmıştır.

    Anadolu’da göstermelik Selçuklu hükümranlıklarına karşın tüm hakimiyet Moğollar veya onların adlarına atadıkları kişilerde olmuştur. Müiniddin Pervane de bu dönemde Moğol Hükümdarı Hülagu'nun güvenini kazanmıştır. Moğol Hanı Hülâgu'nun, "Bundan böyle bir mesele için Muinüddın'den başka kimse gelmesin" sözü ile mutlak hakimiyetini kuran Pervane, 1262'den 1277'ye kadar Anadolu'da tek söz sahibi olmuştur.

    Muinuddin Pervane Moğolların tarafında görünüp onları Anadolu’dan uzak tutmaya çalışmıştır. Onun bu siyaseti yerli halk nezdinde ihanet olarak görülmüş ve çeşitli isyanlara sebep olmuştur. 1276 yılında çıkan Hatıroğlu Şerefeddin Mesud isyan bunlardan biridir.

    Bunun yanında Memlük Sultanı Baybars ile de ilişki içinde olan Muiniddin Pervane onu Moğollara karşı Anadolu’ya sefer yapmaya ikna etmiştir. Memluklar Anadolu’ya gelerek Moğolları yenmişler ancak çok fazla kalmadan geri dönmüşlerdir. Bu işbirliğinin Moğollarca duyulması üzerine Pervane ve adamları 1277 yılında Aladağ'da öldürülmüşlerdi.

    1265'ten itibaren Anadolu'da idare Moğol Beylerine geçmiştir. Abaka Han, Baybars'ın Anadolu seferlerinden itibaren kendi kardeşi Şehzade Kongurtay'ı büyük kuvvet ve salâhiyetle
    Rum Emir-i Leşkeri tayin etmiştir. Vergi hususunda damga usulü konarak ve Moğol mâli teşkilâtı faaliyete geçmiştirlar. Kayseri'nin vergisi 140.000 altın olarak belirlenmiştir. Memleketin değişik bölgelerine yedi Moğol aşireti, güvenliği sağlamak maksadı ile yerleştirilmiştir. Bu birlikler, Timur istilasına kadar kalmışlar ve sonrasında Timur tarafından geri ***ürülmüşlerdir.

    Moğol istilası, Anadolu'ya karanlık ve korkulu günler yaşatmış, Anadolu Selçukluları Devleti'nin çökmesine sebep olmuştur.

    Pervane Muinüddin'den sonra 1277'den 1343'e kadar yönetim Eretnalılar'a kadar Moğolların (İlhanlılar) atadıkları valiler ve göstermelik Selçuklu sultanlarının idaresiyle geçer. Son Selçuklu sultanı II. Mesud da 1308'de Kayseri'de ölmüştür.

    Selçuklular zamanında Kayseri'de bir çok eser vücuda getirilmiştir. Giyasiye ve Şifaiye Medreseleri, Hunat Hatun Külliyesi, Sultan Hanı, Karatay Hanı, Avgunlu Medresesi, Sahibiye Medresesi, Hoca Hasan Medresesi, Hacı Kılıç Camii ve Medresesi ve Han camii gibi bir çok eser Kayseri'ye kazandırılmıştır.

  7. #7
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Eratnalılar Dönemi

    İdare merkezi önce Sivas sonra Kayseri olan Eratna devleti Moğol İlhanlı devletindeki karışıklıkları fırsat bilerek hükümranlığını ilan etmiş sınırlarını da doğuda Erzurum'a kadar genişletmiştir.



    İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın (1316-1335) zamanında Anadolu genel valiliğine Emir Çoban'ın oğlu Demirtaş tayin edilmiştir. Ancak Emir Çoban'ın öldürülmesi üzerine korkuya kapılan Demirtaş, Kahire'de bulunan Melik Nasır Muhammed'in yanına kaçınca (22 Ekim 1327) kayınbiraderi Alaeddin Eretna Anadolu'nun idaresini vekâleten üzerine almıştır. İlhanlı merkezî idaresi de Anadolu valiliğine Büyük Şeyh Hasan'ı (Şeyh Hasan-ı Büzürg) tayin etmiştir. Ancak Eretna, memleket işlerine vâkıf olduğu için onun vekili olarak iş başında kalmıştır. İlhanlı tahtında saltanat mücadeleleri başlayınca Eretna, Memlûk sultanı Melik Nasıra tâbi olmayı seçmiştir.

    Bu duruma karşı koymak isteyen Çobanlı Şeyh Hasan, orduları ile gelerek Eretna ordularıyla Sivas-Erzincan arasında Karanbük mevkiinde karşılaşmıştır. Ancak savaşı kazanan Eretna (1343) büyük bir itibar kazanarak kendi adına sultan unvanı ile sikke kestirmiştir.

    Eretna'nın babası, III. Alaeddin Keykubad zamanında Kayseri emiri olan Cafer Bey'dir. Lakabı Alaeddin olan Eretna, Anadolu'da bulunan bir grup Moğol askerinin kumandanı iken, Anadolu Valisi Demirtaş'ın kayınbiraderi olduğu için birinci derecedeki emirler arasına girmiştir.

    Eretna, Arapça'yı gayet iyi bilen adaletli ve iyi bir hükümdardır. Aynı zamanda köse olduğu için halk kendisine "Köse Peygamber" lakabını takmıştır.

    Merkezi önce Sivas, sonra da Kayseri olan Eretna Beyliği topraklarına, Erzurum, Bayburt, Şarkıkarahi-sar, Niksar, Erzincan, Tokat, Samsun, Amasya, Ankara, Merzifon, Aksaray, Develi, Karahisar, Niğde ve Darende dahil olmuştur.

    Eretna 1352'de vefat etmiş ve Kayseri'deki Köşk Medrese denilen, medresinin ortasında kümbete defnedilmiştir. Aynı türbe de oğlu Mehmed, Torunu Alaeddin ve zevcesi Süli Paşa'nın gömülüdürler.

    Alaeddin Eretna'nın ölümünden sonra yerine oğlu Gıyaseddin Mehmed Bey yerine geçmiştir. Konya'da Karamanoğlu Alaeddin Beyle birlikte tahsil görmekte iken babası ölmüş, bunun üzerine Eretna'nın veziri Hoca Ali tarafından gizlice Kayseri'ye çağrılarak ağabeyi Cafer Bey'e rağmen 1352 yılında hükümdar ilan edilmiştir.

    Küçük yaşta hükümdar oan Mehmed Bey, devletin idaresini veziri Hoca Ali ve diğer beyler bırakıp, yöneticilerle zevk, sefa ve av ile vaktini geçirmeye başmış ancak bundan rahatsız olan yöneticiler Mehmed Bey'i tahttan indirip, ağabeyi Cafer Bey'i 1354 yılında sultan yapmışlardır.

    Gıyaseddin Mehmed Bey ise şiddetle yeniden taht mücadelesine başlamış, 1355'de Cafer Bey'in ordusu ile aralarında şiddetli bir savaş olmuştur. Cafer Bey'in ordusu hezimete uğramıştır. Mehmed Bey yeniden hutbe okutup, sikke kestirmiştir.

    Devlet işlerini yürütmekte olan Vezir Hoca Ali Şah ise 1364 tarihinde isyan ederek Kayseri'de bulunan Mehmed Bey üzerine yürümüş fakat Mehmed Bey'in kuvvetlerine mağlup olmuştur. Mısır Hükümdarı II. Melik Eşrefin Halep naibi kumandasındaki ordusunun yardıma gelmesiyle Mehmed Bey, Hoca Ali Şah'ı Zamantı Kalesi civarında mağlup etmiş ve yakalanan veziri öldürtmüştür.

    Hoca Ali Şah'ın katli üzerine bu durumdan endişelenen içlerindeki Amasya emiri Hacı Şadgeldi'nin de bulunduğu bazı beyler ittifak ederek Gıyaseddin Mehmed Bey'i Sivas'ta öldürmüşlerdir. Mehmet Bey Kayseri'de Köşk Medrese’de bulunan babasının yanına defnedilmiştir.

    Gıyaseddin Mehmed Bey'in 1365 yılında katli üzerine oğlu Alaeddin Ali Bey küçük yaşta hükümdar olmuştur. Saltanata geçince içki ve sefahate düşmüş olduğunu duyan Karamanoğlu, bu durumdan faydalanarak Samağar ve Çaykozan Moğol aşiret kuvvetlerini de yanına alarak 1375 yılında Kayseri'yi ele geçirmiştir.

    Ali Bey Sivas'a kaçmıştır. Bu arada Kadı Burhaneddin, Kayseri'yi alarak Kayseri emiri olmak istemiş ancak Ali Bey buna razı olmayarak Kadı Burhaneddin'ı hapsettirmiştir. Fakat Burhaneddin'in taraftarı olan Sivas Emıri Hacı ibrahim, Ali Bey'i Sivas'ta hapsetmiş ve Burhâneddin'i hapisten çıkartmıştır.

    Alı Bey de 1380'de ölerek Köşk Mescidi'ndeki babasının yanına defnedilmiştir. Bu sırada Eretna iktidarını tamamen elinde bulunduran Kadı Burhaneddin'in bu mumyalama ve nakil işleri ile ilgilendiği ve mezar taşını yaptırdığı bilinmektedir.

    Alâeddin Ali Bey'in ölümünden sonra yedi yaşında hükümdar olan oğlu Mehmed Bey'e Kadı Burhaneddin 1381'de naib olmuş, yeni naib memleketin her yanına elçiler ile nağmeler göndermiştir. Sonra paşaları, beyleri ve ordu kumandanlarını kendisine biat ettirmiş, halkın sıkıntısını hafifletecek mali tedbirler aldırmıştır. 1381 yılında çocuk yaştaki hükümdar Mehmed Bey'i ortadan kaldırarak kendi hükümdarlığını ilân etmiştir.

  8. #8
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Kadı Burhaneddin Dönemi

    Arapça, Acemce ve Türkçe şiirleri ve ilmi eserleri olan Kadı Burhaneddin'ın kılıcı ve zekası gibi kalemi de çok kuvvetli idi. Bu mücadeleci, kabına sığmayan, cevval hükümdarın dedesi, babası ve kendisinin kadılık dönemleri tamamen Kayseri'de geçmiştir.




    Kadı Burhaneddin, 1345'te Kayseri'de doğmuştur. Babası Kayseri kadısı Şemseddin Mehmed olup, Oğuzların Salur boyundandır. Kadı Burhaneddin, Mısır, Şam ve Halep'te tahsilini tamamladıktan sonra Kayseri'ye dönmüştür. Bu arada babası Şemseddin Mehmed ölünce artık olgunlaşmış olan Kadı 365 yılı başında yirmi bir yaşında iken Eretnaoğlu Mehmed tarafından Kayseri kadılığına tayin edilmiş, aynı zamanda bu hükümdara damat olmuştur.

    Kadılıkta büyük bir ehliyet ve liyakat göstermiş, davaların hallinde zengin-fakir, yerli-yabancı gözetmeden görevini ifa etmiştir. Ayrıca fırsatçıların eline geçmiş olan vakıf mallarını, medrese, zaviye, darüşşifâ, hankah gibi yerleri kurtarmış, böylece ilende siyasi başarılarına zemin teşkil edecek büyük bir şöhrete sahip olmuştur.

    1381'de Eretnaoğlu Mehmed'i hal edip başa geçince ilk iş olarak Rum bölgesini temizlemeye başlamıştır. Almak istediği Kayseri'de bulunan Ömer oğlu Cüneyd'i yenmiştir. Halk şehrin Boyacılar Kapısı'nda toplanarak mukavemete hazırlandığı haberi üzerine şehre taarruza geçen Kadı Burhaneddin Ömer oğlu Cüneyd'in iç Kale'den inerek teslim olması üzerine şehri savaşmadan ele geçirmiştir. Bu suretle Kayseri fazla tahrip olmadan el değiştirmiştir. Fetihten sonra can ve mal emniyetini temin hususunda gerekli tedbirleri alır. Develi hariç Kayseri civarındaki bütün kaleleri de devletine ilhak ederek zaferini sağlamlaştırır.

    Daha sonra Osmanlılarla uzun mücadelelere giren Burhaneddin, Çorum sahrasında Kırkdilim adlı mevkide Yıldırım Bayezıd'ın büyük oğlu ile yaptığı savaşta Şehzade Ertuğrul'u öldürür ve kuvvetlerini mağlup eder. Kayseri bölgesinde nüfuz ve idaresini kuran Kadı, Kayseri şehrinin imarı ile uğraşır, büyük oğlu Alaeddın Ali Çelebiyi Kayseri emirliğine tayın eder. On iki şehir ve kale idaresini de ona havale ederek kendi yerine kaymakam bırakır.

    Hükümdar olduktan sonra da vaktinin birçoğunu Eretna'nın idari merkezi olan Sivas'ta geçirmekle beraber, bir kısmını da yerinin Kayseri'de bugünkü Boyacı Kapı ile iç Kale arasında, yani Cami-i Kebir civarında veya Kapalı Çarşı'nın yerinde olduğu tahmin edilen İmaret Sarayı'nda geçirmiştir.
    İdaresi sırasında o devrin güçlü teşkilatı olan ahîlerden çok istifade etmiştir. 1397 veya 1398 yılında Yülük Osman, yaptığı bir baskınla az askerle korunan Kadı Burhaneddin'i yakalar ve Sivas Kalesi önünde öldürtmüştür.

    Arapça, Acemce ve Türkçe şiirleri ve ilmi eserleri olan Kadı Burhaneddin'ın kılıcı ve zekası gibi kalemi de çok kuvvetli idi. Bu mücadeleci, kabına sığmayan, cevval hükümdarın dedesi, babası ve kendisinin kadılık dönemleri tamamen Kayseri'de geçmiştir. Kadı'nın Eretnaoğulları zamanındaki karışıklık ve taht mücadeleleri zamanında da sığındığı, düşündüğü ve fikirlerini planladığı yer, muhtemelen bugün Kadı Bağları diye anılan Kayseri'ye 40 km mesafedeki eski Tekgöz Köprüsü yakınındaki sarayı ve çiftliğidir.

  9. #9
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Osmanlı dönemi

    Önceki dönemlerin aksine Kayseri'de Osmanlılar dönemi, bazı ayaklanmaların doğurduğu iç huzursuzluklar dışında oldukça sakin bir dönemdir. Kayseri, doğuya gerçekleştirilen seferler esnasında padişahların uğrak noktası olmuştur.



    Kayseri’nin ilk Osmanlı Hakimiyeti ile tanışması Yıldırım Bayezid dönemine rastlamaktadır. 1394-1395 yıllarında Sultan Yıldırım Bayezid, Anadolu'ya yaptığı sefer sırasında Kayseri'yi Osmanlılara katmıştır. Ancak Yıldırım'ın geri dönmesinden hemen sonra Kadı Burhaneddin şehre tekrar hakim olmuştur. Daha sonra 1398'de Kadı Burhâneddin'in Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu olarak sayılan Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmesi ile bu bölgelerin hakimiyeti kısa bir süre Kara Yülük Osman Bey'e geçmiştir. Kadı Burhaneddin’nin yardımcılarının bir bölümü her ne kadar tahta oğlu Zeynelabidin’i geçirmek isteseler de büyük çoğunluk Yıldırm Bayezid’e itaat etmenin daha doğru olacağına karar vermiştir. Yıldırım Bayezid davet üzerine bu bölgeye bir ordu göndererek Sivas ve Kayseri'yi Osmanlı Devleti'ne bağlamıştır (1398-1399).

    Timur'un 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara Savaşı ile kazandığı zaferle beraber Anadolu hâkimiyeti Osmanlılardan çıkar ve Kayseri bölgesi Timur tarafından Karamanoğulları’ndan Dursun Bey’e verilmiştir.

    Bundan sonra Kayseri Osmanlı topraklarına saldıran Karamanoğulları’na karşı birçok sefer düzenler. Nihayetinde Karamanoğlu ibrahim Bey, ağır şartlar altında Sultan II. Murad ile anlaşmak zorunda kalır ve Osmanlılara tabi olur. Karamanoğlu ibrahim Bey, idareyi son zamanlarda oğlu İsak Bey'e devretmiş, Kayseri şehrini de amcası Emir Musa'ya vermiştir.

    Emir Musa'nın oğullarından biri olan Pir Ahmed Osmanlı Padişahı II. Mehmed (Fatih)'in desteği ile hükümdarlığını ilan etmiştir. İşte bu günlerde Pir Ahmed'in II. Mehmed'e bağlılık göstererek, tamir ettirdiği Kayseri Kalesi'ne 870 (1466) tarihli kitabeyi koydurduğu anlaşılmaktadır.

    Ancak bu bağlılık çok uzun sürmez ve Pir Ahmet ile kardeşi Kasım Bey, İçel ilinde bir çok yeri yağmalamıştır. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet Han Karamanoğlu mesesine bir son vermek amacıyla Gedik Ahmet Paşa’yı Karamanoğulları’nın üzerine göndermiştir. Şehzade Mustafa ile beraber Gedik Ahmed Paşa, Pir Ahmed Bey'i gafil avlayarak Ermenek Kalesi'ni, hazineyi ve ailesini ele geçirmiştir. Pir Ahmed ise kaçarak Uzun Hasan'ın yanına sığınır.



    1474 yılında Karamanoğulları meselesinin nihayetlendirilmesinden sonra Karaman valiliğine Şehzade Mustafa tayin edilir. Ancak Develikarahisar'da Karamanoğulları kumandanı Atmaca Bey direnmeye devam etmiş ama bir sonuca varamayacağını anlayınca kaleyi Şehzade Mustafa’ya devretmiştir. Fakat kendisine Karamanoğulları’ndan yardım gelmeyeceğini anlayarak kaleyi Şehzade Mustafa'ya teslim etmek istediğini bildirmişti. Bunun için esasen hasta olan şehzade kaleyi teslim almış, ancak dönüşte Bor'da ölmüştür.

    Bu suretle Karaman işi sona ermiş, Kayseri de Osmanlı topraklarına katılmış olur. Şehzade Mustafa ölümünden sonra Karaman valiliğine Cem Sultan getirilmiştir.

    Kayseri Osmanlı dönemine geçtikten sonra hiç savaş görmemiştir. Fakat Doğu seferine çıkan padişahlar, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Murad hem asker toplamak, hem de halka destek ve moral vermek için Kayseri'ye uğramışlardır.

    Yavuz Sultan Selim, Çaldıran ve Mısır seferlerinde Kayseri'ye uğramış ve 4 gün kalmıştır. Çaldıran Savaşı'na giderken Kayseri'de dört gün kalan Yavuz'un ordusuna buradan çok sayıda asker katılmıştır. Yine Kanuni Sultan Süleyman, Irak Seferi'nde Kayseri'ye uğrayarak dört gün kalmıştır. Sutan IV. Murad ise Revan Seferi esnasında Kayseri'ye uğrayarak beş gün kalmış ve hazırlık yapmıştır.

    Kayseri'de ilk nüfus sayımı 1520'de yapıldı. O tarihte 10 nahiye, 86 köy, 276 mezra ile Yeşilhisar kazasının bağlı olduğu şehrin toplam nüfusu 38.798 kişiydi. Osmanlı yönetiminin ilk dönemlerinde Kayseri doğuda sınır şehri olması nedeniyle fazla güvenli değildi. Bu nedenle nüfus artışı yavaş oldu. Yavuz'un seferlerinden ve özellikle Memluklu tehlikesinin bitmesinden sonra şehrin nüfusu hızlı bir artış gösterdi.

    Ticaret ise oldukça hareketli idi. Bedesten civarında sarraflar, haffaflar (ayakkabıcılar) bulunuyordu. Debbağcılık (deri işlemeciliği) ileri durumdaydı. Şehirde çullalı, hallaç, kasab, taşçı, zaviyedar, hattat, türbedar, nalbant, kaşıkçı, bezirci, sabuncu, korucu, tellal, merkebci, gülcü vs. gibi muhtelif meslek dallarının bulunduğu, kayıtlarda yer almıştır.

    16. yüzyılda Kayseri, 20.000'i geçen nüfusuyla Anadolu'nun büyük şehirlerindendir. Sicillerde yer alan çeşitli vergi kayıtlarından bu nüfusu belirlemek mümkün olmaktadır. 17. yüzyılda da Kayseri, sur içinde düzenli bir şehircilik yapısına sahipti. Bu dönemde canlı bir imar faaliyeti göze çarpmaktadır. Meydan kapısı dışında büyük bir çarşı oluşmuştu. Hisar önünde bir ekmekçi fırını, bir kahve tahmisi ve 11 dükkan, bir kahve dükkanı, bir bakkal dükkanı, 4 arabacı dükkanı inşa edilmişti. Kayseri Bedesteni Bursa'daki Mustafa Bey Evkafı'na bağlıydı. 1675 tarihli bir kayda göre, Bedesten'in 3 tarafına bitişik olarak 6 dikici dükkanı, 2 derzi, bir hallaç dükkanı, 36 kuyumcu dükkanı olmak üzere 55 dükkan bulunmaktaydı.

    Değişik kaynaklarda verilen farklı rakamlar ve yapılan sayımlar topluca değerlendirilerek ortalaması alındığında, 16. yüzyılın başlarında 38 bin olan nüfusun, aynı yüzyılın sonunda 33 bine düştüğü görülmektedir. Şehir giderek fakirleşmiş ve nüfusu 17. yüzyılın başlarında 23 bine, aynı yüzyılın sonlarına doğru 20 binin altına inmiştir. Nüfus azalmasının en önemli sebebi, Rumeli'de fethedilen yerlere göçün teşvik edilmesidir. Gerileme döneminde göç tersine dönünce nüfus tekrar artmıştır. Şehrin istikrarsız bir gelişme gösteren nüfusu, 18. yüzyılın ortalarında 30 bine yükselmiştir.

    19. yüzyıla gelindiğinde, Kayseri'deki gelişimin ve imar faaliyetlerinin devam ettiği görülür. İç kalenin güneybatısında yer alan ve daha önce bir yangın geçiren Kapalıçarşı, 1859 yılında halk tarafından yeniden inşa edilmiştir. Çarşıda 800 dükkan yer almaktaydı. Kapalı çarşının yapımı, şehirdeki ticaretin canlılığının bir göstergesidir. Yine 1803 yılında Atpazarı'nda 18 dükkan, 1806 yılında hükümet dairesinin yanında bir askeri kışla inşa edildiği bilinmektedir. İmar hareketlerinin yanısıra şehir 1835 yılının Ağustos aynıda büyük bir felaket yaşamıştır. Sözkonusu tarihte meydana gelen depremde, birçok ev yıkılmış veya harap olmuş, 1064 kişi de hayatını kaybetmiştir.

    19. yüzyılın bazı dönemlerinde şehir nüfusu ile ilgili şu bilgiler mevcuttur: 1831'de yapılan sayıma göre şehirde 13.466 erkek nüfus yaşamaktaydı. 1892 yılına ait Ankara Vilayet Sahıamesi'nde ise 49.498 nüfus olduğu belirtilmektedir. Nüfusa ait bu rakamlar şehrin alan olarak da büyüdüğünün kanıtlarıdır.

    Nüfustaki bu artış ve buna bağlı olarak da şehrin alansal gelişiminde rol oynayan birtakım faktörler vardır. Söz konusu etkenlerin başında şehrin ticari fonksiyonu gelmektedir. Sancak merkezi olması nedeniyle idari fonksiyonun da bu konuda payı olduğunu belirtmeliyiz. Cuinet'nin belirttiğine göre, şehirde 6 kervansaray bir hastane ve ticaret mahkemesi vardı . Belediye teşkilatı ise 1871 yılında kurulmuştu. Yüzyılın sonuna doğru küçük sanayinin gelişmekte olduğu görülür. Bunun yanında başından beri Kayseri için en önemli geçim kaynağı olan ve ova tabanında sürdürülen tarım da göz önüne alınırsa, bütün bu faktörlerin biraraya gelmesi, şehrin nüfus ve buna bağlı olarak da alan bakımından büyümesini sağlamıştır.

    20. yüzyıla gelindiğinde, şehrin daha önceki dönemlere oranla iyice geliştiği görülür. Yüz yıl başında Ahmet Nazif Efendi, Osmanlı Devleti'nin resmi belgelerine dayanarak şehir nüfusunu 56.178 olarak bildirmektedir. Yine bu dönemde şehirde 108 mahalle bulunmaktaydı.

    Yüzyılın başındaki Kayseri, dar sokakları, bu sokakların kesiştiği yerlerde veya cami, mescid, okul önlerindeki organik meydanları ve çıkmaz yolları ile bir ortaçağ şehri görünümü taşımaktaydı.

    Bu dönemde Kayseri'de 12.811 hane, 3.722 dükkan ve mağaza, 120 fırın, 30 han, 11 hamam, 250 ambar ve samanlık, 150 cami ve mescid, 56 sıbyan mektebi, 6 erkek ilkokulu, 3 kız ilkokulu, 8 kilise, 2 kütüphane, 39 medrese, 123 çeşme ve sebil, 31 tekke ve zaviye, 1 kıraathane, 1 hükümet konağı, 1 askerlik dairesi, 1 cephanelik, 1 belediye konağı, 1 gureba hastanesi, 1 mülki idadi, 2 belediye bahçesi ve 1 güherçile fabrikası bulunmaktaydı. Ahmet Nazif, bu dönemde şehirdeki ticaret hakkında şu bilgiyi vermektedir. "Kayseri'deki ticaret türü çeşitli ise de başlıca iki kısma ayrılır: Birisi nakdi sermayesi ile ticaret yapan servet ve zenginlik sahipleri, diğeri küçük sanat ve el emeği ile çalışan çiftçi, teymurcu, kuyumcu, saatçi gibi çalışan sanatkarlardır. Bu son uğraşının çeşidi kırkı geçer". Bu özellikleri ile Kayseri, yüzyılın başında, nüfusu, idari fonksiyonu, gelişmiş ticareti ile günümüz koşullarındaki orta büyüklükte bir şehir özelliği göstermekteydi.

  10. #10
    Status
    Çevrimdışı
    ReDx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Haziran 2018
    Mesajlar
    88
    Beğenmiş
    6
    Beğenilmiş
    22

    Cevap: Kayseri

    Kurtuluş Savaşı`nda Kayseri

    Kayseri Kurtuluş Savaşı'nda Develi'nin Bakırdağ beldesi hariç bir işgal ile karşılaşmamıştır. Ancak işgal bölgelerinden kaçıp Kayseri'ye gelenlere kucak açmış. Başta güney illeri olmak üzere tüm ülke sathındaki onur savaşına gereken her türlü desteği vermiştir.




    Kayseri ili, Milli Mücadele Dönemi'nde Develi'ye bağlı Taşçı (Bakırdağ) dışında işgal görmemiştir. Fransızların koruması altındaki ayrılıkçı Ermenilerce gerçekleştirilen Bakırdağ işgali de bölgeyi etkileme imkanı bulamadan, kısa sürede son bulmuştur.

    Osmanlı Devleti 1914'te girdiği Birinci Dünya Savaşı'ndan 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile çıkmıştı. Savaş sonucunda yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti'nin ordusunun elinden silahı alınmış, ülkenin başkenti işgal edilmiş, ülke parçalanmış, nüfus oldukça azalmış ve yoksullaşmıştı.

    Mondros Antlaşmasından sonra güney illeri Fransızlar tarafından işgal edilmeye başlamışlardı. Fansızlar, Ermenilerin de desteğiyle Develi’nin 20 km güneyindeki Taşçı’yı işgal ettiler. Haçin’de Fransızların Himayesi altında Ermeniler’in gerçekleştirdiği taşkınlıklar ve halka uyguladıkları zulümler Develive Kayseri’de tepki çekmeye başlamıştı.

    Gün geçtikçe Kayseri nüfusu artmakta ve bunun başlıca sebebi de Rusların Doğu Anadolu'da ilerlemesi ve Fransızların Adana ve Maras'ı işgal etmeleri üzerine bölge halkından bir kısmının Kayseri'ye göç etmeleriydi. Eylül 1919'a gelindiğinde, Fransızlar, Çukurova'ya yerleşmiş, Urfa, Antep ve Maraş'a girmiş Develi'nin 20 km yakınlarına kadar ilerlemişlerdi. Fransız işgal yetkilileri Zamantı Irmağı'nı sınır kabul ettiklerini duyurarak, bugün Develi'ye bağlı Taşçı(Bakırdağ) nahiyesini de denetimleri altına almışlardı.

    4 Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi günlerinde, Kayseri ve çevresinde yabancı etkinlikler yoğunlaşmış, ayrılıkçı Ermeni örgütlerinin yöneticileri açıktan ülke aleyhine çalışmaya başlamışlardı. Bütün bu ayrılıkçı çabalar ve Fransızların Kayseri'yi işgal altına alma hazırlıkları, Kayseri eşrafının harekete geçirdi. Eylül 1919 sonunda, Sivas Kongresi'nin aldığı karar gereğince, Kayseri ve kazalarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubeleri kurulmaya başlandı. Kayseri'dekilerden en önemlisi Develi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti idi ve bu şube kısa sürede kasabanın tüm yerel yöneticilerinin etkin desteğini kazanarak hızla güçlendi.

    Develi'deki bu örgütlenmeye Sivas Heyet-i Temsiliyesi büyük önem veriyordu. Çünkü Develi Fransız işgal bölgesinin sınırını oluşturmaktaydı. Bundan dolayı, buradaki örgütlenmenin güçlü biçimde ele alınması gerekiyordu. Çünkü Develi’nin işgali peşi sıra İç Anadolu’nun da Fransız ve Ermenilerce işgali kaçınılmaz olacaktı. Bu örgütlenme sayesinde Fransızların yeni bir hareketi önlenebilir, bunun yanı sıra yöreden Çukurova'ya Kuvay-i Milliye eylemleri düzenlenebilirdi. Bu doğrultuda çalışmalar başlatıldı.

    Mustafa Kemal başkanlığındaki Sivas Heyet-i Temsiliyesi, Kayseri ve Develi ileri gelenlerinden birkaç kişiyi Sivas'a çağırtarak konu ile ilgili görüşlerini aldı. Kuvay-i Milliye yöneticilerinden Kılıç Ali Bey, Heyet-i Temsiliye adına görevlendirilerek Develi'ye gönderildi. Kılıç Ali Bey'in görevi, kasaba halkının direniş konusundaki tutumunu ve bölgedeki koşulları incelemekti.

    Develi’de Düşmana karşı başlayan hazırlıklar filizlenmeye başlamıştı. Ancak İstanbul Hükümetini kızdırmamak ve dikkatini çekmemek için kurulacak cemiyetin ismen dikkat çekmemesine önem verildi. Kamberlizade Osman Bey (Belediye Başkanı) Atıf Bey (Kaymakam) ve Develi’nin birkaç ileri gelenlerinin önderliğinde Cemiyet-i İslamiye’yi kurdular.

    Ekim 1919'da ön hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Develi Belediye Başkanı Kamberli Osman Bey, Sivas'tan gönderilen Mustafa Kemal imzalı bir mektup aldı. 2 Aralık 1919 tarihini taşıyan ve "çok gizli" kaydı düşülen mektupta şunlar yazılıydı:

    "Everek (Develi) Belediye Başkanlığı'na,

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi, Kilikya Kuva-yı Milliye Komutanlığı'na Binbaşı Kemal Bey'i, yardımcılığına da Yüzbaşı Osman Bey'i atamıştır. Milli görevleri sırasında, Kemal Bey "Kozanaoğlu Doğan Bey", Osman Bey de "Aydınlıoğlu Tufan Bey" takma adlarını taşıyacaklardır. Kendilerine, görevleriyle ilgili olarak, her türlü yardımı yapmanızı ve dayanışma içinde olmanızı önemle rica ederiz..."

    Mustafa Kemal'in mektubunda söz ettiği Doğan ve Tufan Beyler Aralık 1919 ortalarında Develi'ye gelerek yerel Kuvay-ı Milliye hareketini kısa sürede örgütleyerek güçlü bir hale getirdiler. Develi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubesinin, çabalarıyla Kuva-yı Milliye'nin tüm ihtiyaçları kısa süre içinde karşılanmıştı. Mart 1920 başlarında ilk Develi Kuvayı Milliye Çetesi, Belediye Başkanı Kamberli Osman Bey'in yönetiminde, Ayvazhacı Köyü'ne doğru yola çıktı. Köye küçük bir birlikle giren Osman Bey kısa süre içerisinde 250 kişiye yakın gönüllü toplamıştı. Osman Bey, birkaç gün sonra, bir gece yarısı Kiske Köyü'ne baskın yaptı. Ermeni nahiye müdürü ve ayrılıkçı Ermeniler çok sayıda silah ve cephaneyle birlikte ele geçirildiler.

    Kiske Köyü'nün Kuva-yı Milliye'nin eline geçtiğini öğrenen çevre köylerdeki çok sayıda insan aynı gün Kiske'ye geldi. Osman Bey bu durumdan yararlanarak köy meydanında halkı toplayıp Kuvay-ı Milliye Hareketi’nin amaçlarını anlattı ve Fransızlarla ayrılıkçı Ermenilerin elindeki diğer köy ve kentlerin kurtarılacağına dair söz verdi. Toplantıdan sonra Osman Bey'in Kuvay-ı Milliye’si yeni katılanlarla birlikte 600 kişiye yükseldi. Osman Bey ve adamları 10 Mart 1920'de Feke Kasabası'nın işgalcilerin elinden aldı. Böylece Milli Mücadele döneminde Kayseri'nin işgal altında olan tek yöresi de işgalcilerin elinden kurtarılmış oldu. Osman Bey ve kuvvetleri bundan sonra da gerek Kozan'ın gerekse Haçin'in (Saimbeyli) alınmasında önemli roller üstlendi.

    Milli Mücadele sırasında Kayseri'nin tanık olduğu önemli olaylardan biri de 1921 Temmuz ayı sonlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nce, bir yenilgi meydana geldiği taktirde Kayseri'ye çekilme kararı verilmiş olması ve bu karara uygun olarak, başta Maarif Vekâleti olmak üzere bir çok vekâletin Kayseri'ye taşınmasıdır. Hatta Büyük Millet Meclisi'nin toplantıları için şimdiki Kayseri Lisesi (o zamanki Kayseri Sultani'si) binası uygun görülerek burada gerekli tedbirler alınmış ve bu amaçla Kayseri Lisesi binası içinde Büyük Millet Meclisi Kürsüsü kurulmuş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ait matbaa makineleri de nakledilmiştir.

    Kayseri'nin komşu vilâyeti olan Yozgat'ta isyanın baş göstermesine karşılık, Kayseri'nin İntikam Alayı'nı kurarak Yozgat ve havalisindeki isyanı bastırmaya göndermesi, Milli Mücadele için önemli bir olaydır.
    Milli Mücadele yıllarında Mustafa kemal Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarını Develi’ye göndermişti. Develi’de mücadeleye hazırlanan kuvvetler önce Taşçı (Bakırdağı) sonra da Feke’yi düşman işgalinden kurtardı. Haçin (Saimbeyli)’de konuşlanan 10 bine yakın Ermeni gücünün de dışarı destek vermesine engel olmuş ve Kozan’ın kurtulmasına yardımcı olmuşlardı. Bu kuvvetler Fransız ve Ermenilerin başlıca korkusu olmuş ve Kayseri ve İç Anadolu’nun işgalini engellemişlerdi.

    Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarını Develi ve Kayseri’ye yollaması ve Belediye Başkanı Kamberlizade Osman Bey’e gönderdiği sır niteliğindeki mektup Kayseri’nin Milli Mücadele’deki yerini göstermesi bakımından önemlidir.

    Millî Mücadele sırasında Kayseri sadece civarın kurtulmasına ve İç Anadolu’nun işgaline engel olunmasına değil Yunanlıların yurttan atılması için açılan Batı Cephesine, silah ve cephane sevkiyatının yanında, silah yapımı için tamirhaneler, Askeri Mensucat Fabrikası, bin yataklı hastahane, nal ve mıh yapımevi ile de hizmet vermiştir.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •